Connect with us

HİKAYE

SOLUK SARI

Published

on

Tenim sarı. Eskiden daha sarıymış zamanla solmuş. Bunu beni görenler söylüyor. Sebebi ise “Suçluluklarımmış.” Onlar soldurmuş beni. Ne zaman, ne çevre etkili değilmiş solmamda. Tek sebep içimde biriken suçlarımmış, “Hey gidi hey. Nerde o eski sarılığın? Solmuşsun sen. Suçlulukların soldurmuş seni.” Derler bana yaklaşanlar.
Ben ne görme, ne de konuşma yeteneğine sahibim fakat buna rağmen suç işleyebiliyorum. Temmuz ben bu arada… Memnun oldum. Cinsiyetimi bilmiyorum ve Temmuz adımı da ben koydum; sebebini daha sonra detaylı anlatırım. Temmuz da adım bana temas eden herkes “Soluk Sarı” lakabıyla hitap eder bana.
Şu an olduğum yerde sönmüş bir balon gibi yatıyorum. Yatıyorum sönük halde ve içimde yankılanan eski suçluluklarımı dinliyorum, şişkinlik yapıyorlar sönük halim de bile. Bir çeşit baskı…. Çıkmayan gaz gibi çalkanıp duruyorlar. Patlama hissi, vicdan azabı filan oluyor. Konuşsam rahatlayacağım da bir türlü ağzım açılıp kelimeler çıkmıyor dışarı, bu da huzursuz bir baskı yapıyor ben de. Yazamıyorum da… Ya da işaret dilim de yok. Nedenini ben de bilmiyorum. Mistik bir durum galiba. Yeni suçumu bekliyorum bir bütün halimle. Penceresiz, kapısız odada gibi.
Bir suçum yükseliyor şimdi gaz gibi. Dilimin ucuna kadar geliyor fakat olmadı gene; kelimeler olarak dökülmüyor ağızımdan.

“Çocukluk suçu bu… Yavrusunu besleyen bir kuşu Şikârlıyorum. Tam yavrusuna yemeğini verirken sapanla vuruyorum. Yere düşüyor anne kuş ve ölürken gözü yukarıya, yuvasına bakıyor. Yavru kuşun açlıktan ciyaklaması kulaklarımda yankılanıyor; yakıyor kulaklarımı adeta çayır çayır. Kaçıyorum ben de ardıma bakacak yüzüm olmadan. Bu bir suç… Ben bir canlıyı öldürdüm, bebeği annesiz ve ilgisiz bıraktım. O da açlıktan ölecek şimdi. Bu bir suç evet ve artık katilim ben.”
İlk suçum buydu.

Adımı zamanla koydum ama ilk suçlu hissettiğimden beri aynı olayın ardından geldi aklıma.
Suçluluğumu yaşarken başım aşağıdan yukarı doğru patlayacak gibi şişmeye başlıyor ve suçu işlerken Temmuz ayının sıcağı gibi terlemeye başlıyorum. Bu yüzden adım Temmuz. İç sesim bir keresinde, “Temmuz’da bu kadar terler insan.” Demişti ondan biliyorum Temmuz’u hiç görmediğim halde. Olay olup suçumu işleyince de başımın basıncı yukarıdan aşağı doğru azalıyor, terim geçiyor ama hemen kurumuyorum.
Bir suçumda gözlerimde terlemişti.

Kardeşimle bebekleri giydirip, saçını tararken büyük annemin gümüş tarağını almıştım annemin odasından. Bebeği tararken tarak kırıldı ve o sırada annemin ayak seslerini duydum. Panikledim ve kırık tarağı kardeşimin kucağına atıp yerden kalktım ve anneme koştum. Başparmağımla Onu işaret edip bağırmaya başladım, kendi suçluluğumdan kaçar gibi. “O yaptı. Yapma dedim dinlemedi. O yaptı işte.” Kardeşim ağlamaya başladı annem tarağa üzüldü. Kardeşimin saçını çekip tokat attı. Kardeşim kırmızı yanağı ile yatakta hiçbir şeyden habersiz ağlarken ben de suçluluktan…

Suçlu olmak, vicdan azabı çok kötü duygular. Karımı, kocamı aldattım. Para, araba, iş ve bilgi çaldım. Çok suç işledim görmeden ve konuşmadan. Şimdi gene oluyor. Gene başım aşağıdan yukarı doğru şişmeye, gerilmeye başlıyor. Canım yanıyor bu sefer. İçim sıcak nefes doluyor, ter başlıyor ve “Onun bana dediğini ben diğerine dedim. Demeye başlarken artık görmeye başlıyorum ışık hüzneleri sızıyor görüşüme. Ağızım açılıyor. Bir an yansımamı görüyorum. Ben bir sarı bereyim. Rengim solmuş. Beni takan adamın sesi dışarı çıkınca, hızla beni başından çıkarıp atıyor. Bir dala takılıyorum; heybetli bir ağacın iç dalına. Kimse görüp indiremiyorum beni buradan. Yırtılmışım ve rüzgâr her estiğinde beni başına geçirenlerin suçlarını haykırıyorum rüzgâr kesilene kadar. Gerçek suçlular düşünsün artık. Rahatım artık, gerginliğimde, suçum da yok. Hiçbir suç sonsuza kadar sır kalmıyor. Sadece kuş dilinde işlediğim suçlar var artık, böcekler, sincaplar ve yılan var bir de. Hatta bir de ağaç. Ama hiçbiri eskisi etmez.

Continue Reading
2 Comments

2 Comments

  1. Yasemin

    Haziran 12, 2020 at 8:17 pm

    Etkileyici 🙂 güzel çalışma. Kendini gittikçe geliştiriyorsun

  2. Fulya korkmaz

    Haziran 13, 2020 at 4:31 pm

    Selam Ilker;

    Yazi guzel.
    Foto guzel.

    Hatalar da sevaplar da, ya artar yada azalir.
    Ya asagi iner insan yada yukari cikar.
    Azinliklar olurlar.
    Ama bir de iki arada bir derede olma hali vardir ki, cogunluklar olurlar.
    Hatalar, pismanliklar ve sevaplar, mutluluklar.
    Bazen yesil, foto’daki gibi
    Bazen sari, yazidaki gibi.

    Sevgiler

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

HİKAYE

TERSTEN HİKÂYE

Published

on

O güçlü adam şimdi soğuktan donanmak üzere olan bir kedi gibidir; kollarını bacaklarını karnına çekerek pişmanlığını soğuktan korunmaya çalışır ağlamaktan şişmiş, kan çanağı gözlerini karanlığa diker… Gözlerini karanlığa kapatırken yanaklarından bir kez daha pişmanlığın ve hak edilmiş yalnızlığın damlaları süzülür…

Telefona gider eli defalarca, adını yazar tam arama tuşuna basacakken başparmağı titreyemeye başlar, cesaret edemez aramaya ve rehberi kapatıp, telefonu fırlatır duvara içinden kendine bin bir türlü küfürlü söz söyleyerek, pişmanlığın zirvesini yaşarcasına…

Mesaj yazmak ister büyük bir özlem dalgası bedenine yayılırken, sanki hiçbir şey olmamış gibi yapmak ister ve şöyle başlar mesaja; “Merhaba canım, nasılsın? Ne yaptın görüşmeyeli? Şey düşündüm de bu akşam bir yemeğe çıkalım mı, eski günlerde ki gibi… Pizzacıya gideriz ne dersin?” Fakat gönderemez; aklına evden çıkarken, kızın ona gitme diyen bakışları umursamadan bırakıp gidişi gelir, yüreğine utanç dalgaları vurur, canı yanar ve mesajı silerek telefonu alnına vurur…

Bir şeyler eksiktir hayatında; yediği yemeğin, içtiği suyun tadı yoktur, izlediği filmler anlamsız gelir, adeta siyah bir cama bakar gibi bakmaya başlar. Baktığı her yerde onun hayalini görmeye ve elini ona doğru uzatıp onu yakalamak ister; “Yalnızlığın onsuzluğun fırtınasından çıkarsın ister onu.” Dinlediği tek şarkı ikisinin şarkısıdır; ona adadığı, radyolardan “Yalnızca bizim için anonsu ile istek yaptığı.” Şarkı… Kitaplarını karıştırırken o kitabı görür; kapağında parmağını gezdirir; kocaman bir kalbin içinden geçen oklu şiir Kitabı… Kapağını kaldırır kızın el yazısı ile “Bana gülüşünle gülmeyi, bakışların ile sevmeyi öğreten koca yürekli adam seni seviyorum…” Yazıyordur. Bir üşüme gelir içinden özlem duygusunun rüzgârları esiyordur içinde… Gözleri birden kızı arar sarılıp ona, ısınmak ister ister de…

Birden sıçrayarak uyanır en derin kâbuslarından; terlemiştir, yatakta doğrulur, kollarını dizlerinin üzerine koyup karanlığa bakarken kulaklarında ona söylediği son sözler yankılanır; “Mesafelerden dolayı hapisim ilişki hapishanesinde, hayatımı yaşayamıyorum daraldım, kendimi bulamama ihtiyacım var ve kendimi bulmak için kırmızı Ferrari’mi satıp gidiyorum…” Kulaklarını tıkar ve avazı çıktığı kadar bağırır pişmanlığın yıkımıyla…

Artık özgürdür; bütün zamanlar onundur. Ne mesafe derdi, ne çalan bir telefon, ne gelen bir SMS ne de hesap vermesi gereken bir yürek vardır, hapishaneden çıkmıştır, esaret bitmiştir artık bir tek kendi vardır. Kendini vahşi ormanda yeni avını arayan Panter edasıyla etrafına bakarken bulur “yeni aşk avları…”

Artık tünel bitmişti, ışık tünelin ucundan sızmaya başlamıştı; kapıyı, geride bıraktığı aşk ve sevgi dolu gözleri yaşlı bırakıp kapatırken… Kapı yavaş yavaş kapanırken adeta tünelin ucundan toprak taneleri dökülüp özgürlüğün ışıkları yüzüne vurur gibi kapı yavaş yavaş kapanırken onun gözlerinden süzülen yaşların yere çarpması duyulur… “Aklından özgürlük, yüreğinden hüznünün girdapları, içini savururken…”

Eski tadı yoktur ilişkinin giderek bir tutukluluk hissi sarmaya başlar ruhunu; kurtulması gerektiğini düşünür… Kafasını, koluna büyük bir aşk ile sarılan kıza çevirip umarsızca bir bakış atar, bakışları ile ona “yeter artık” diye bağırıyordur sanki kızı hiç sevmemişçesine…

Ellerini avuçlarının arasına alarak sıkıca kavrar “hep benim ol, sadece benim, dünya sadece bizim için” dercesine. Yüzüne o etkileyici gülüşünü yerleştirir, gözlerine aşk dolu bakışlarını ve sesini ayarlayarak ona;

“Sen hiç aşkı kokladın mı?

Ben kokladın…

Sen hiç aşkı gördün mü?

Ben gördüm…

Sen hiç aşka dokundun mu?

Ben dokundum…”

Hepsi seninle başladı bana aşkın büyüsünü, gücünü sen gösterdin… Benim her şeyim olur musun? Mesafeler tanımadan, soğuk, sıcak demeden benim olur musun?” Der ve gözlerinde endişeli ama aşk dolu bakışları ile ona bakarken, içinden “Ne olur evet de beni sensiz bırakma hadi evet de evet evet evet evet…”  Kız bir kaç saniye sonra hiç düşünmeden boynuna sarılır ve “EVEEEETT SENİN HER ŞEYİN OLURUM SENİ ÇOK SEVİYORUM” diye haykırır…

Eros okunu atar ve olan olur… Saniyenin yarısı kadar bir sürede okun ucunda ki muhteşem iksiri kanda yayılarak bütün bedenin ele geçirir. Okun o anda çıkardığı enerji aynı anda bir kilo çikolatayı yemeyle eş değerdi…

Karşısında belirtir birden onun kalbinin sahibi bütün hayatın boyunca beklediğin kız…

Koşarak yanına gider, utangaç bir aşk bakışı ile “Merhaba” der…

İşte tersten yazılan ayrılık hikâyesi böyle başlar…

Başında pişmanlığa ve en derin acılara dönüşür…

Tersten yaşanmış ayrılık…

Continue Reading

HİKAYE

GÖÇMEN KUŞLAR

Published

on

Yırtıcı bir sesle adeta gökyüzünü bıçak gibi keserek, ilerliyor gene göçmen kuşlar. Barışın ve özgürlüğün olmadığı bir yere barışı ve özgürlüğü getirmeye. 
Zaten uçmak özgürlük, gökyüzünün beyaz bulutları da barış demek değil mi? Göçmen kuşların özgürlük getirdikler her şehir; beyaz bulutlardan oluşan, özgür, barış şehrine dönüşüp, güzelleşmiyor mu?

Gündüzleri hayatın ve umudun sıcaklığını ışık gibi geçiren, akşamları ise karanlığın umutsuz, yalnız soğuğunu demir bir tokadını küçük küçük deliklerden yüzümüze indiren, koca bir evin camından o kuşları izliyorum; işaret ve başparmağımın arasına kuyruğunu alıp yakalamak istercesine. Ya da en azından dikkatini çekmek… 
Belki o zaman bize de barış ve özgürlük getirirler böylece akşamların soğuk demir tokadının girdiği delikleri kapanın, bizde mutlu oluruz; midem gururdama gider, annem de gelir… Özgürlük, herkesi mutlu eder; yüzünde gülücükler açan bütün çocukların.

Dedem;”mutlu olmayı çocuklar bilir…” derdi. “Saf duygularıyla…” Bende mutlu olmayı bekliyorum zaten o kuşların getireceği özgürlükle. Hem çocuk olmanın verdiği saflık da var. Ama bu saflık sadece büyüyene, özgürlük gidene kadarmış. Özgürlüğün gidince artık gülemez olurmuş yüzler, tadı kalmazmış hayatların. Dedem öyle derdi… Sanıyorum bu kuşlar özgürlüğü sonsuz kılıyorlar… 

“Off ne zormuş çocuk olmak!!!”

Bu yüzden keşke o göçmen kuşlardan biri gelip hep kalsa bizimle de hep gülsek, oyunlar oynasak. Hiç büyümeden, saf çocuk kalsak; büyüme endişemiz olmasa hiç…
Şu kaldığım yerde benim gibi düşünen ne çok çocuk var; camdan bakarken o kuşlardan birini parmaklarının arasına almaya çalışan. 
Aslında hepimiz üzgünüz ve belki de üzgün olmaktan daha fazla kızgınız. Çünkü o kuşların gittiği ülkeden geliyoruz ve özlüyoruz orayı. Evimizi, bahçemizi, suyumuzu, yemeğimiz, havamızı, toprağımızı, sesleri, ağlamaları, gülenleri, koşarken düşmenin acısını, kızanları, kargaşayı, düzeni ve geride bıraktığımız her anıyı, anı özlüyoruz…

Biz ayrılırken kuşların sesleri gelmeye başlamıştı; ailelerimiz bizi gönderip, kaldılar orada. Şimdi özgür ve mutlu olmalılar. Ve bizi unutmuş…

Bisikletimle; yanmış, yıkılmış evlerin arasında gezerken bulduğum kitapta gördüm; kuşlar gökyüzünden oyuncak, çikolata ve temiz kıyafetler atıyorlar bizim özgürlüğümüzü sonsuz kılmak için. Umarım, buraya da gelirler. Gelirler de yeni kıyafet, oyuncaklarımız ve güzel çikolatalarımız olur böylece de karnımdaki gur gur sesi gider. Çünkü uyutmuyor beni bu ses…

Kuşlardan birine bağırmalıyım; “buraya da barış ve özgürlük getirsin” diye.

Artık çocuk da olmayabilirim…

Dedem; “çocuklar çok düşünmez, sadece yaşarlar zamanı…” Derdi. Oysa ben, şimdi düşünceler okyanusunun ortasında yüzme bilmeyen koca adam gibi boğuluyorum camın ardından o kuşlara bakarken.

“Ne olur kuşlar; kurtarın beni, boğan düşüncelerden hep çocuk kalayım.”


Karnımın gurlaması kulak tırmalayan bir ninni gibi uykum geliyooooo…

“Anne Anne Annecim…” Annemi görüyordum rüyamda kollarını açmış beni çağıyor. O beyaz bulutlardan oluşan özgür barış şehrine.

Bu o… O ses. O kuşlar geliyor. Özgürlük ve barış geliyor. Sonsuz çocukluk geliyor. Mutlu olacağız artık. Diyerek yataktan fırlıyorum. Bisikletimi atladım, yoldayım artık. 

Kuşlar üzerimden büyük bir gürültüyle geçiyorlar. Bağırıyorum; “hoş geldiniz, büyük kara kara kuşlar, hadi özgür kılın bizi hediyeler atın…” Arkamdan diğer çocuklarda bağırıyorlar ama kuşlar bakmıyor bile.

Sadece kara kara, büyük büyük tüylerini döküyorlar herkesin üzerine. Tüyün üzerine düşen çocuklar bir gürültüyle, mutluluktan patlıyor kucaklarını açarak. Benim de üzerime bir tüy geliyor artık beni özgür kılmaya… “Heyecanlıyım… Özgürlüüükk… Sonsuz çocukluuuukk…”

Continue Reading

HİKAYE

ŞAİRLER VE MUTLULUKLAR ÜLKESİ

Published

on

Gün yeniden başlıyor; umut dolu, mutlu, hafif neşeden sevince kaçan, özel bir gün daha işte… Tıpkı geçmişte kalan diğer bütün özel günler gibi… Gerçi benim için günlerin hepsi hüzünlü bir anı kadar siyah ama aldığım her nefesin enerji kadar güzel sesli ve renkli…

Yaklaşan ayak seslerini duyuyorum, bir kaç adım sonra duracak ve eğilerek kulağıma; 

İyi kalpli mutlular gibi

“Dünya uyanmış, güneşin doğmasını bekliyor; güneş ise senin uyanmanı bekliyor. 

Benim gibi… Bütün iyi kalpli mutlular gibi…

Seni bekleyen yüce bir hayatın yeni bir günü var bugün. Öğreneceğin koca bir yaşam… 

Günaydın… Günaydın, Şairlerin prensesi…” 

Diyecek, o güzel, anne sıcaklığı dolu, melek gibi sesiyle. 

Ama o annem değil. Ağabeyim Yağız’ın dediğine göre bana çıktığım, bilge şairliği yolunda eşlik eden şairlerden sadece biri. Ve görevi de her gün o şiiri söyleyip, beni anne sıcaklığı ile uyandırmak. 

Ben hiçbir zaman göremeyecek olan; “Şairler ve mutluluklar” ülkesinin veliaht baş şairi, Frezya… Adım, babamın Baş Şair olmasını sağlayan şiirin adını, babamın kulağına fısıldayan, ilham perisinden alıyorum.(Perilerin isimleri çiçeklerden gelir, onlar gibi narin görünüp, güzel koltukları için. Nitekim Frezya, babamın kulağına şiirin adını fısıldamadan önce o güzel kokusu ile selâmlamış onu.).

Fiziksel dünyam hep Siyah üzerine kurulu olsa da, kalp dünyam gökkuşaklarını kıskandıracak kadar renkli. 

Zaten bilge bir şairde olması gerekende; “kalp rengi, hislerin sesleri ve bir de duygu gözü…” der, öğretmenim, Bilgin şair. 

Ayak sesleri iyice yaklaşmaya başlarken yüzümü yavaş yavaş ısıtarak bir el beni okşuyor, sevecen, sıcacık…

“Güzel günler” diye adlandırılan zamanlarda oluyor sadece. Ben bunu, Annemin cennetten yüzümü okşayarak beni uyandırması olduğunu  düşünüyorum. 

Ama Baş Şair Yağız buna karşı çıkıyor; “O bana sıcacık şevkat ile dokunan elin aslında güneş ışınları olduğu ve perdeyi hareket ettiren rüzgarın her estiğinde ışınları kestiği için sanki okşama gibi geldiğini söylüyor.” 

Belki de Ağabeyim haklıdır. Ama benim inanmak istediğim başka. Gerçekler belki de bu yüzden kabullenilmesi zor; hepsinin içinde gizli karşı çıkışlar saklı…

Artık; “Günaydın Anne” geldi, gerçek annem de bütün sıcaklığıyla yüzümü okşarken. 

Ve şiir başladı bir kez daha; “Dünya toplanmış…”

Bu güzel sesi dinlerken, gerçek annemin beni okşamasını hisseder gibi olmak, her şeye değer… 

Bugünü çok seviyorum. En sevdiğim ders var. Öğrenim, Bilgin şair ile halk arasında gezerek, halk şiirleri dinleyeceğiz. Kalbimi renklendirip, hislerin sesini duyarken, duygu gözümü açacağız bu sayede.

Ağabeyim Yağız, bu durumu pek hoş karşılamıyor. O ölürse yerine geçecek olan benim. 

Gerçi Ağabeyimin benim iyi bir Baş Sair olup, ülkeyi geleceğe taşıyabileceğime inanmıyor da neyse… 

Zaten bende Baş Şair değil, Şairler ve mutluluklar ülkesinin sade bir şairi olmak istiyorum; mutlu, sevgili, aşık, sıradan biri… 

Bilge şair ile buluşmak için sabırsızlanıyorum ve yola koyuluyorum. Koridordan geçerken, sedalı, doğanın senfonisini eşlik ediyor bana.

Arp sesi ile başlıyor bu senfoni; rüzgar, Zaman sarayını sarmalayan ince sarmaşıkların arasından geçerken çıkarıyor bu sesi. Sonra kuşlar ötüşmeye başlıyor; her türün bir sırası var. Kuşlar sanki tatlı bir atışma yapar gibi sakin ve neşeliler bu senfoni sırasında. Zaman sarayının üzerinde yanan bilgelik ateşi de ince bir trampet sesiyle eşlik ediyor. Derken orman hayvanları başlıyor; filler, maymunlar, aslanlar… Zebraların koşarken çıkardıkları sesler… Hepsi bir uyum ahenk içindeler. Derken şehrin kalabalığı giriyor senfoniye. Umutlu, mutlu, huzurlu sesler…

Ve nihayet sınıfın kapısına yaklaşıyorum, duvara dokunarak.

 Duvar kabartma şiirlerle süslenmiş. Büyülü Zaman sarayı, bu kabartmalara her saniye yenilerini ekliyor; halkın ve doğadaki canlıların hatta kayaların bile çarparken, çatlarken çıkardığı sesler, yağmur, kar, fırtına seslerinin oluşturduğu yaşam şiirlerine, yeni dörtlükler ekliyor. O yüzden duvara dokunup yeni dörtlükleri hissetmek ayrı bir keyif veriyor bana.

Sınıfın kapısına geldim artık. İçeriden sesler geliyor, tartışma sesleri. Ağabeyim ve öğretmenim, Bilge Şair tartışıyorlar.

Ağabeyim; güçlü, bilge, şair, kahraman, bir savaşçı… Ve ülkenin lideri… 

Cehalet ve mutsuzluklar ülkesine karşı savaşmış yıllarca. Münazara grupları ile. “Kalemin gücü, şiirlerin bilgeliği” ile. Cehalet ve mutsuzluk ülkesi halkını aydınlatmak için. Ama giderek artan doyumsuzluğa ve cehalete yenilmiş. Sözlere karşı; şiddetin, kaosun getirdiği vahşet ile…

Kaçınılmaz son gelmiş, cehalet ve mutsuzluk ülkesi, saldırmışlar ülkemize, Kral Cehalet komutasında. Annemi öldürmüşler, benim gözlerimi almışlar. Eski ülkemizin Kültür, adlı sarayını yakmışlar. 

Ağabeyim, ilk kez eline kılıcını alan Şairler ve Mutluluklar ülkesi vatandaşıymış. “Kalem kılıçtan keskindir” ilkemizi yıkarak; gözlerimi alıp, kulaklarımı kesmeye hazırlanırken, Şairler ve Mutluluk ülkesi düşmanı; Kral Cehalet’i, yaralayarak almış beni elinden. Kral Cehalet, ardından bağlıyormuş; “oda artık cahil olacak. Okuyamaz çünkü…” Diyerek, kahkahalar atmaya başlamış. Ağabeyim beni ve halkımızı alıp, kaçmış. 

Aşkın, sevginin, saygının, hoş görünün, güzel bilgeliğin gücü ile büyülenmiş, şiirlerden sislenip, gizlenmiş adaya gelmişiz. 

Öğretmenim Bilge Şair ise bilge ve çok hisli bir öğretmen… Eski bir Cehalet ve mutsuzluk ülkesi vatandaşıymış. Büyüklerimizin yaptığı bir münazarada doğru yolu kabul edip, bizim ülkemize gelip, büyülü kültür sarayımızın bütün duvarlarını okumuş ve bu şiirleri yeni ülkemizin sarayı olan, zaman sarayının duvarlarına yazarak yaşam şiirinin devamını sağladığı, yeni nesillerin eğitimine önem verdiği için; Bilge Şair adını almış. 

Tartışmaları duyuyorum kapının ardından. Ağabeyim; Şairler ve mutluluklar ülkesinin ölüme yüz tuttuğunu, her şiir gibi onunda sonun geldiğini söylüyor ama ben şiirlerin ölümsüzlüğüne inanıyorum, Bilge Şair gibi. Ama tüm kararları Ağabeyim verdiği için yapacak bir şey kalmıyor. Ağabeyim, adayı koruyan sisin giderek azaldığını, nedenin de benim ona hâlâ meydan okuyup, kendi şiirimi halka kabul ettiremeyeceğimi… Bu yüzden silahlanmanın şart olduğunu söylüyor. 

Bilge Şair ise bana inandığını ve hiçbir silahın, kalemin gücünde olamayacağını söylüyor ve Ağabeyim Yağız’dan süre istiyor. Ağabeyim; kibirli bir ses tonu ile 24 saat verdiğini söylüyor. 

Üzülüyorum çünkü iyi bir şairin şiirleri zamana sıkışmaz, sıkışamaz… Kalp renklendirmeli, duygular görmeli, hisler söyletmeli şiiri…

Ve birde ilham perim benim hazır olduğumu görüp, şiirimin adını fısıldamalı kulağıma. Fakat bu henüz olmadı. 

Biliyor musunuz, bir zamanlar Şairler ve mutluluklar ülkesinde yöneticilik sembolikmiş…

Halkın her kesimi yazdığı şiiri, Kültür sarayının büyük meydanda okur ve oyuncular, şairin okuduğu şiiri canlandırırmış. Alkış ve olumlu tepkiler sonucu en çok beğenilen şiirin yazarı; beğeni ölçüsü karşılığı gelen puan ile baş şair olurmuş. Münazaralarda cehaleti şiirin ve huzurun gücüyle yenmek ve o ülkelere de bilgelik, mutluluk getirmek için. Babam da Baş Şair olmuş. Baş Şair hakkını ise anneme yazdığı;

Senayıyorum 


Göz kapakların açılıyor, yavaş yavaş. 

Dağın ardından yükselen güneş misali… 

Aşk rengi bakışların aşkı saçıyor, yaşamıma bakışlarının değdiği her yerimden. 

Senaydım hayatım… Senaydım… 

Sen gözlerini açınca kalbimde. 

Ruhum ısındı sen gözleri açınca.

İşte günüm başladı senayınca dünyamda. 

Bana günler günaydın değil, senaydım… Senaydım…

Şiiri ile Babam en yüksek beğeniyi alarak ve 3 yıllığına baş şair olmuş. 

Ülkede herkes mutlu, eşit, herkes üretiyor ve tüketiyormuş. Kimse kimseden üste ya da altta değilmiş. Bu yüzden ülkede ne yönetici ne idareci varmış.

Bir şey alındığı zaman sadece “Emeğin için teşekkür ederim” denir ürünü verende; aldığı için “Teşekkür ederim”. Üretmekte, tüketmekte değerlidir ve hepsi yaşam içindir. İnsanda, hayvanda, bitkide buna dahildir. Tek kural canlıya saygıdır; cahilde olsa bu durum böyledir. 

Nitekim babam bu kurala uyarken münazarayı, cehaletin kaba kuvvetine kaybeder. Kral cehalet tarafından acımasızca öldürülür ve ardından bizim ülkemize saldırır.

Bu durum ülkemiz de her şey değiştirir; ağabeyimi kahramanlığından dolayı eski baş şairler ve ilham perileri kurulu tarafından gerçek bir lider yapılır ama Kahraman Ağabeyim ölünce yerine benim geçmem öngörülür. Çünkü babam son baş şairdi ve ben onunla aynı duyulara sahiptim. Bu yüzden  Ağabeyim ölene kadar ben bilge bir şair olurum diye düşünmüşler fakat 15 yaşıma kadar büyük meydanda herkesi etkileyecek bir şiir yazıp, okumalıydım; Ağabeyime meydan okuyarak. Eğer bunu yapmazsam, Şairler ve Mutluluklar adasını koruyan büyülü sis kalkacak cehalet ve mutsuzluk ülkeyi ele geçirecekmiş. Ama artık o kadar zamanım yok belli..

Ağabeyim; babam ölmeden önce onunla katıldığı son münazara turnuvalarında cehaletin, kaba gücü olan bağlılığını, mutsuzluğun cehaleti nasıl hunharca beslediğini görmüş ve çok korkmuş.

Ağabeyim; bir cehaleti yıkma münazarasından dönünce şunları demiş;

Bir Bilge

Bilgeliğin kadar sus, cehaletin kadar konuş. 

Çıldırmaya giden yol böyle başlıyordur herhalde. Bilge şair, bilginin onu yanıltmasından korkup, susar. 

Mutsuzdur her daim bu cehaletler ülkesinde, geçen zamandan.

Şiirin erdemine sığınır korunabildiği kadar. Çıldırmak, fark etmektir bu mutsuz ülkede.  Çözümsüzlüktür… Tımarhanenin en manzaranız, karanlık odasıdır; Soğuk, buz mavili.

Cehalet, mutluluk sarhoşudur, korkusuzdur… Boş cümlelerin gücünü kaba kaslarına taşıyan. Geveze bir erdemsizdir. 

İnsanlara tepeden bakan sarayın; savaş, kin, nefret ve açlık kokan manzaralı odasında. 

Cehalet bu ülkeyi idare ediyor; asice, kindarca, saygısızca… 

Bu durumda Bilge, sustuğu kadar suçludur insanlıktan; sakladığı  gerçeklerin ağırlığına göre… 

Cehaletin masumiyeti ise… Sütten çıkmış ak kaşığı kıskandırır. 

O halde asalım hadi bilgeliği, bildikleri yerlerden.

Ağabeyim; Cehaletin başkentine düşmüş yolu bir münazara oturumunda ve orayı görünce de;

Griler şehri

Köyde, kasabada olmaz. Şehir olur…

Olmalıda, kalabalığı bol, çokça yalancının olduğu… 

Kandırılmak hak, dürüst olmak suç olmalı.

Yoğun hayatın çıkmazları çaresizlikler gibi bu şehir. Sinirli olmalı bu şehrin halkı; cehaletin sinirinden.

Yaşamın yıpratıcılığını gibi bir sinir…

Geceleri eğlendirmeli cehaletle.  Sahtece, alaycılıkla.

Gündüzlerin sıkıcı mutsuzluğu böyle gidebilirdi ancak. 

Denize Kıyısı olmalı; denizi kirlisinden.

Mutsuzluğun pisliği gibi… 

Bir köprü ile ayrılmalı, iki yakası sadece o köprü ortak noktaları olmalı, sevgisizlik, tahammülsüzlük gibi…

Boğazı olmalı; manzarası yeşilsiz, beton renginden.

Bolca da gri…

Yutkunamamalı o boğaz; açlığından, kuruluğundan.

Ölümü beklemeli; öldüğünü bile bile… 

Adı; cehaletin başkenti, cehennem olmalı.

Ağabeyim; yaşadıkları ve gördüklerinden sonra böyle düşünmesi çok normal. Ama silah üretmeye başlama fikri halkı, ilham perilerini ve büyülü adayı çok kötü etkiledi. 

Halk mutsuzlaşmaya başladı çünkü artık ilham perileri gelip kulaklarına yazdıkları şiirlerin adını fısıldamaz oldular. Sadece bu da değil; silah üretmeyi, acizlik olarak görüp, cehalet ve mutsuzluk ülkesinde hiçbir farklarının kalmayacağına inanıyorlar. Ve bir de açlık var tabii; haklın mutsuz olup, duygulu şiirler üretememesinden dolayı büyülü ada kuraklaşmaya ve küçülmeye başladı. Bizi koruyan kalkan şeffaflaşmaya, Zaman sarayı daha az kabartmalar yazmaya başladı. İlham Perileri çiçekler gibi kuruyup yeşerirler ve kendilerini yenilerlerdi. Ama onlarda halkın mutsuz olmasından etkilenen Büyülü ada yüzünden ölmeye başladılar. 

Tartışma bitiyor ve sınıfın kapısına doğru yaklaşan ayak seslerini duyuyorum. Geri geri giderken ayağım takılıyor, düşüyorum. Üzüntüden, ağlarken kapı açıldı; “Ağlama Frezya, cehalet ve Yağız’ın korkak, kibiri Şairler ve mutluluklar ülkesini ele geçiremeyecek.” Dedi ve beni kucaklayarak Zaman sarayından çıkardı, Bilge Şair. 

Ağabeyimin, arkamdan baktığını hissediyordum.

Kalbi; “Frezya, umut bahçesinin en güzel kokan, zarif çiçeği lütfen beni yanılt. Şairler mutlu, adamızı bereketli kıl.” 

Bilge Şair; beni serin bir geçitten geçirip, azra sahile getirdi. Ayaklarımı kumlara değdiğinde gözlerim yeniden oluştu ve sahili görmeye başladım.

Bilge Şair’e dönerek; “Görebiliyorum.” 

Bilge Şair; Burası Büyülü adanın şiirlerle büyülenmiş kalbi. Karşıdaki deniz, duygulu şiirlerin denizi” gerçektende öyleydi ve ben bu denizi görebiliyordum. Şiirlerin saf büyüsü benim gözlerim olmuştu adeta.

“Burada seni Baş Şair yapıp, Ağabeyine meydan okumanı sağlayacak kısa bir deniz yolculuğuna çıkacaksın.

Karşı sahili görüyor musun? Orası Zaman sarayının büyük avlusuna çıkıyor. Ve sen gittiğinde herkes seni, umuda doğan güneşi karşılar gibi mutlu, huzurlu, heyecanlı ve coşkulu olacaklar…” dedi Bilge Şair.

Bilge Şair; sahildeki yelkenliyi gösterdi ve “Şairsel bir yolculuk seni bekliyor. Hadi yola çık…” Küçük yelkenliye bakarken adeta duygu büyülemem, görsel bir dans ile bütünleştirmişti… Yol boyunca bana eski Baş Şairler eşlik edecek ve hem şiirlerini okuyacaklar hem de o şiiri hangi kalp rengini kullanıp, hangi duygu ile gördüklerini ve hisselerinin hangi sesi ile söylediklerini anlatacaklar.

Yolun sonunda hazır olup yeteri kadar inanırsam; hayattaki son ilham perisi papatya, o mis gibi baharı çağrıştıran kokusu ile kulağıma şiirimin adını fısıldayacak. Tabii ülkeye çökmek üzere olan umutsuzluğa dayanabilirse…

Yelkenliye yaklaştıkça beni selamlarcasına doğanın en güzel renklerine bürünüyor. Sağımda ve solumda doğa ananın bütün güzel canlılarının yavruları bana eşlik ediyor. Bastığım yerlerde adımımı kaldırdığımda rengarenk çiçekler açıyor. Doğa ana mutluluğa giden yolun umudu olarak selamlıyor beni. Sağımda ve solumdaki yavrular, çıkardıkları şiirsel yolculuğuma uğurluyorlar beni. Kuzular ve yavru ceylanlar etrafımda zıplıyorlar şiirsel şarkının dansı gibi…

Yelkenlinin başına geldim artık fakat yelkene binmeden önce sahile vuran dalgalardan, hep merak ettiğim yüzümü görmeye çalışıyorum. Deniz de bunu anlamışçasına, ağır akan zaman misali duruluyor. Ve güzel bir yabancıya bakar gibi hayranlıkla izliyorum kendimi. Özellikle gözlerime bakıyorum; gökkuşağı gibi doğanın her rengi var. Nihayet yelkene binmeye hazırım; yelkenlinin yelkenleri günesin batmak üzereyken gökyüzünü boyadığı kırmızıdan ve yelkenlerin içinde rüzgârın esintisine göre hareket eden, pamuk beyazı bulutlar var. Yelkenlinin dışı deniz mavisi içi gökyüzü mavisi. Oturduğum yer ise doğanın en güzel yeşili ve çimler gibi yumuşacık. Yola çıkıyoruz artık. Deniz sözcüklerden oluşuyor ve hepsi sevgi, mutluluk gibi sözler…

Yol boyunca küçük adacıklar var; her birisi Bilge Şairinin okuduğu şiirin renginde. O adacıkta duracağız Bilge Şair adasında bana şiirini okuyacak ve yola devam edeceğim son limana kadar. Gittiğim her ada bana tören için bir parça verecek. 

İlk adaya yaklaşıyorum, içimde heyecan ve korku harmanı var. Kalbimden başlıyor, damarlarımdan bütün vücuduma yayılıyor.

İlk ada; ilk baharın tüm güzelliği, cıvıl cıvıllığı ile karşılıyor beni…

Rengarenk kelebekler, aşık dolu bir hayat adına ne varsa bu adada. İlk Baş Şair karşılıyor beni kum saatinin altında, ellerimi ellerinin arasına alıyor. Kalbi açılıyor; ilk aşk gibi kırmızının en masum tonunda. Kalbinde sevdiği kadının yüzü beliriyor. Ve aşık bir adamın hisli sesi ile okumaya başlıyor;

ilk aşk ve zaman

Elbette ki sana gelecek ilk aşkın saf satırları. ilk kez hissedilen aşkın saati sonsuza akan zamanı gibi.

Beni heplikte sev, hiçlikte unutma diye… 

Uzun süre öncesinden değil, sadece bir saatin çevirisinden öncesi zamandan… 

Kum saatinden akan her kum tanesinin anlam kıldığı anlarda başladım söylemeye ve yazmaya. 

Her mısra kum saatinden düşen kum tanesi… Her seni sevdiğim zamanın saniyeleri.

Sana karşı hislerim…

Hayallerim, rüyalarım, umutlarım, neşelerim oldu.

Dökülen aşklı zaman kumları gibi… 

Okuduğum her mısrada… Birikecek kalbinde, anıların kitaplığında…

Bu şiirde sensizlikte gizli bolca da yalnızlık da var…

Öz yaşlarım var… Gözyaşlarımla karışık… Şiirimde kabul edemediğim… 

Fark atmak istediğim bu yaşamın engellerine karşı çıkmak isteyişim gizli bu mısralarda. Seninle…

Klişe bir ömre isyan olan. İçten bir isyan…

Fakat kum saatinin bu çevrilişine yetişemeyen hislerim de var bu şiirde… 

Bir saatten çokça fazla. Duydukça beni anla… 

Şiir bitince, bir kum tanesi oldu ve rüzgâr onu kum saatine taşıdı.

Ben yelkenliye dönerken, yolda kuşların bana doğru taşıdığı beyaz elbiseyi gördüm. Üzerinde rengarenk kelebekler vardı ve her dakika biri canlanıp uçuyordu elbiseden. Elbise; ben onu görür görmez üzerimdeydi…

Yelkenliye bindim ve yola koyuldum yeni adacığa doğru. İçimden az önce dinlediğim şiirin huzuru vardı. Yeni adacık görünmeye başladı. Yol boyunca rüzgâr, yelkenlinin yenlerinden geçerken arp sesleri çıkarıyordu yelkenler notalara göre içinde boşluklar oluşturuyor, rüzgâr o boşluklardan geçerek müzik yapıyordu; huzurun ve sakinliğin şarkısıydı. 

Diğer adacığa geldim, adacık yazın büyün canlılığını yansıtıyordu. Sıcaktı ama hafif hafif esen rüzgâr bütün sıcaklığı alıp götürüyordu. İçimden bütün endişe ve korkuyu alır gibi…

Bir şelale vardı ve bütün serinlik oradan yayılıyordu. Şelaleye yaklaştım her attığım adımımda yaz bitkileri ayaklarımı sarıp ayakkabıya dönüşmeye başladı; yazın en canlı, güzel renklerinden. Attığım her adımda yaz kokuları yayılıyordu.

Şelalenin yanına geldiğimde suyun güzelliğine dayanamayıp parmaklarımla suya resimler yapmaya başladım. Su, adeta bir tuvale dönüştü ve aklım bana bir yüz çizdirmeye başladı. Yüz tamamlanınca Baş Şair oluştu ve şiirini okumaya başladı; 

Mutlu yıllar

Bugün yılın ne ilk günü, ne de son günü; bugün yılın ve dünyanın en mutlu günü…

Senin günün bugün…

Doğduğun o özel günün… 

Bütün dilekler sana tutulacak, senin için kayacak hayattan bugün…

Dünya bugün bir özel dönecek; bugünün tadını doya doya çıkar diye… 

Mumlar senin gözlerinin kıvılcımı ile yanacak; güzelliğinden ısınıp eriyecek mumlar bugün. 

Yıldızlar daha bir parlayacak sana özel… 

Ben bugün sende önce annene gidip…

Ellerini öperek teşekkürler edeceğim; seni doğurup, büyüttüğü her yıl için. 

İyi ki doğdun… 

Şiiri okuduktan sonra yüz ateşe dönüşüp, gökyüzüne yükselerek bir yıldız gibi kaydı; tutulan dileklere doğru.

Mutluluk ve şükran duygusu görünüyordu bu şiirde. Sevgi rengi kalpten. Ve hislerinin sesi bir başka güzeldi.

Yeniden yelkenliye bindim. Bu sefer yolculuk boyunca bana balıklar ve yunuslar eşlik ediyorlar. Derinlerden gelen balinaların gizemli şarkıları da bir başka. Şarkı içinde ayrı bir umut sözleri saklıyor…

Yeni adacığın kıyısına geldim. Adacık da son baharın hüznü ama yeni doğuma hazırlanmanın mutluluğu var…

Yapraklar son baharın rengine bürünmüş, yerlerde bir yol boyunca uzanıyor. Yolun ucunda bir kaya var yol orada bitiyor.

Yolu izlerken ulu bir çınardan düşen yaprak, gözyaşı gibi düşerek sol bileğime sarılıyor; yaprak bileğimde bileziğe dönüşüyor. Son baharın renklerinde, her sakladığımda kurumuş dalların huzurlu vedalarının sesleri geliyor. Nihayet kayanın yanındayım, yanağım mı kayaya dayıyorum. Baş Şair kulağıma şirini fısıldamaya başlıyor, bir sofrano gibi…

Hayat

Hayatımızın içinden düşün… 

Falanlar filanları kovalarken, yalnızlıklar ömrümüz sorumsuzcasına bitirişini düşün. 

Şöyle sakince esen bin bir türlü bahanelerin fırtınaları gibi olanından düşün… 

Senli olan onu olsun, bir adı olsun onun, ortasında yaşamın derin nefesi olan. 

Hayat ile başlasın adı; iki kişilik başlasın. üçüncümüz, dördüncümüz, beşincimiz olsun kızlı erkeklisinden… 

Hayat ağacımızın en leziz, ham meyveleri olsunlar; biz olgunlaştıralım onları sevgimizin bizden istediği aşklı yetki ile… 

Çok da düşünme ne olursun.

Aşkın anında sevgimize dönüştüğü yerden; kalbinden cevap ver o ışık saçan mutluluğun rengi ile… 

Kocaman bir “Evet” olsun ki bende seni ruhumun anlamı yapayım.

Şiir bitince kayanın sağından ve solundan başlayarak ortada birleşmeye doğru giden iki yeşil sarmaşık belirdi. Sanki birbirine kavuşmak için yola çıkan iki aşık gibi… Kayanın ortasında birleşen iki sevgi sarmaşığı birbirlerine sarılarak ulu bir ağaca dönüştüler. Dallarında son baharın renk şöleni gibi çıkan meyveler, sallanmaya başladılar.

Yelkenliye binip son adaya doğru yola koyuldum. İçimde bir rahatlık güven sıcaklığı oluşup bedenimi ısıtmaya başlamıştı artık. Benliğim sözleri yazıyordu, dilimden dökülmesi için ama hala eksik bir duygu, his ve renk vardı.

Yelkenli son adacığa daha bir hızlı ve coşkulu gidiyordu. Ve nihayet son adacıktaydım, masumiyetin beyazı ve soğukluğu ile kaplıydı bu ada. Kışın uslanmaz yalnızlığı ile karşılıyordu beni.

Kardelen çiçekleri beni selamlarcasına eğilmişlerdi. Elimle birini okşamak için dokunduğumda parmağıma geçerek yüzük oldu. Ben yüzüğe bakarken verdiğim nefes kadına dönüşerek karşıma Baş Şair çıkardı. Yalnızlığın dehşeti ama soğuğun sempatisi vardı yüzünde. Ve şiirine başladı;

Cevapsız soru

Bugün gene oldu… Gene oldu işte…

Duvarlar üzerime gelmeye başladı. Koşarak… 

Giderek artan ve beni içine çeken bir yalnızlık; çok uzaklardan, derinden bir ses, yalnızlığımın sesi. “Nereye kadar? Nereye kadar…” diye sordu defalarca… 

Cevabı olmayan bir soru…

Yalnızım işte, buraya kadar demeyi çok düşündüm.

Ama bir korkak olduğum için bu lanet sorunun cevabını bir tüylü veremedim…

Kendim seçmediğim bir yolda gücüm bitene kadar gideceğim; yoruldum, bıktım…

Her sabah uyandığımda sanki kâbus bitmiş ve kalabalıktan insan gibi uyandığımı gördüğüm çok oldu. Ama gerçek değilmiş o yaşam. 

Yaşadığım bu rüyadaymış hayatın gerçeklik duvarları…

Şiir bitince gözümden süzülen bir damla yaş onun eline değdi, Baş Şair beyaz bir duman gibi bir anda kayboldu.

Ağlayarak yelkenliye koştum. Artık tamamdı eksik olan o kalp rengi; griydi. Duygu gözüm; yalnızlığı görmüştü. Hisli seslerim ise kararmış yalnız sesler duydu.

Hazırdım artık şiirime dünyam tekrar kararsa da benim gördüğüm bu özel deniz iki ömre bedeldi.

Yelkenli çıkışa giderken durdu yanıma iki gölge gelmeye başladı 4 adım sonra güneş gibi aydınlandılar.

Biri kadın diğeri erkekti. Kalbim onları hemen tanıdı. Annem ve Babamdı. Koşarak sarıldım, kokladım onları. Öptüler beni ve taç taktılar başıma; taç yıldızlar gibi parlaktı. Sanki 8 güneş vardı başımda; dünyalarını şiir ve mutluluğun gücü ile aydınlatan güneşler. O sırada papatya geldi kulağıma şiirimin adını fısıldadı. Anne ve Babam beni uğurladılar; duygulu ve gururlu bir veda hüznüyle. 

Yelkenli tünelden çıkarken gözlerimi kapadım sıkıca, gitmesinler; beni amansız ve umutsuzluğun siyahlığına bürümesinler… diye ama gideceklerinden emindim. Akan yaşları hissediyordum yanaklarımdan süzülürlerken. Sanki gözlerim su gibi akıp gidiyordu yerlerinden.

Kalabalığın seslerini duymaya başladım herkes coşku içinde adımı söylüyorlardı. Yelken durdu ve Bilge Şair gelerek gözyaşlarımı sildi. “Aç şiir rengi yeşil gözlerini.” Dedi, ürkekçe açtım. Görüyordum… Ağabeyim Yağız, gelip ellerimden tutarak beni yelkenliden aldı ve sarıldı.

Beraber meydana çıktık coşku içinde rengarenk kıyafetli halk bizi selamlıyordu, hazırdım. Herkes sustu, doğa bile. Başladım şiirime;

Umut

Umudun değeri yürülü yollar, aşılı teper kadar olabilir mi? Asla…

Hayaller mi umudun bedeli? İmkânsız… 

Bir tadımlıktır umut, her seferinde tek yudumluk… 

Kuşların kanat çırptığı kadar… 

Yunusların birbiriyle yarıştığı kadar…

Rüzgâr kadar, hava kadar, toprak kadar, su kadar, avazın çıktığı, bağırıp, çağırıp, çığırdığın kadar… 

Melodilerin, notaların sesi kadar…

Cümlelerin, şiirlerin, satırların gücü kadar… 

Masalların, hikâyelerin, romanların gerçekliği kadar… 

Hisler, duygular, duyular kadar… 

Bir tadımlık… Sadece… Bir seferliktir her umut… Sen, seni… Özgür kılana kadar. 

Doğal ol… Saf ol… Düşünme… Düşle… Her an tekrar tat umudu. Tek tadımlıktır umut… 

Her his umutlu olduğu kadar hissettirir.

Tek tek… Hadi başla bitirmeden… Bitmeden…

Continue Reading

Trendler