Connect with us

GÜNDEM DIŞI

SEÇİM ÖNGÖRÜSÜ

Published

on

Ani, baskın, taşkın, acele, erken ya da zamanında bir seçim Ufuk çizgisinden bize doğru dünyanın dönüş hızında geliyor. Geleni henüz net göremiyoruz; yani seçimin ertesi sabahını. Daha doğrusu suların durulup, kabinenin açıklanacağı o sabahı. Şimdilik bu konuda yapabileceğim en yerinde iş falcılardan ya da Baba Vanga, Nostradamus gibi ölmüş kâhinlerden kehanet beklemek. 

Şaka şaka siyasetin bir bilimi var ve bu bilim anketler sayesinde kolay kolay yanılmıyor. Tıpkı Fransa Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde olduğu gibi. 

Daha önce “Sol Konular” adlı söyleşimizde Türk Soluna değindiğimiz siyaset bilimci Eren Aksoyoğlu ile konuşacağız.

Merhaba Eren hocam.

Hocam o beklenen soruyla başlayalım; seçim baskın mı olacak? Erken mi? Yoksa zamanında mı?

Ankara’da bu soru üzerine cevaplar üretiliyor. Kulislerdeki konuşmalara göre Kasım ayında bir seçim olacak. Ama buna göre yaz aylarını çok hareketli geçirmemiz, iktidarın seçmenlerin kısa vadeli davranışlarını etkileyecek pek çok adım atması gerekiyor. EYT’lilerden emekli maaşlarına, dış politikadan sosyal politikalara kadar bir dizi düzenleme gerekli. Sadece Gezi davası gibi siyasi konularda hiçbir düzenlemeye ihtiyaç yok. Zaten iktidar Kuzey Atlantik rotasına yavaş yavaş dönüş yapıyor. Ayrıca “dış güçler” komplolarını geride bırakan, bunun yerine bu alanda politika geliştiren, dış politikayı kısa vadeli çıkar ilişkilerine göre yeniden düzenleyen bir iktidar var. Dolayısıyla bence elleri hiç sıkışık değil, zor durumda da değiller. Bu bizim açımızdan bir yanlış okuma olabilir. Eğer yazı hareketli geçirirsek sonbaharda bir seçim bekleyelim. Ancak bunu büyük olasılıkla Erdoğan-Bahçeli ikilisi dışında kimse bilmiyor henüz. Bahçeli, Erdoğan’dan gerekli mesajı (talimatı değil) alırsa tarihsel rolünü oynayıp yeniden seçim tarihi açıklayabilir.

Geçen hafta olsa muhalefetin adayı kim derdim ama bu haftanın gündemine bakacak olursak Mansur Yavaş’ın kazanma şansı nedir diye sormam gerekiyor galiba. Nitekim Zafer Partisi giderek artan bir dalga yakalamış durumda. 

Hocam, ABB Başkanı Sn. Mansur Yavaş’ın Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanma şansı var mı?

Yavaş, Anadolu’da özellikle milliyetçi yönelimleriyle tanınan kentlerden sempati toplamış gibi görünüyor. Ama çoğu zaman kaçırılan bir şey var. Adayı olduğu Ankara’da Altındağ’dan %36, Keçiören’de %44 oy almış bir başkandan söz ediyoruz. Yani milliyetçi yönelimleri de olan Altındağ’da iki adaylı bir seçimde potaya yaklaşamamış. Elbette bunun CHP’nin Altındağ’da ve Keçiören’de aday çıkaramamasıyla da açıklayabiliriz. Ama veri sevenler için önemli iki nokta. Bir de Yavaş’ın siyasi pozisyonu var. Kendisi siyaset yapmayı tercih etmiyor. Twitter paylaşımları dışında geniş kamuoyu pek çok yönelimiyle henüz tanışmadı. Aday olursa geniş kamuoyu önünde bir performans sergilemesi, fikirlerini anlatması, oy istemesi gerekecek. Bu olduğunda şu anda destek verenlerin, oy vereceğini açıklayanların (ki ben bazılarının bütün bu süreçlerden bağımsız olarak oy vermeyeceklerine inanıyorum) bir bölümü bu tercihlerinden uzaklaşacaklar, hatta bazıları Erdoğan’a yeniden yönelecekler. Yavaş konusunda ısrarcı davrananların Sencar ve Ağırdır gibi insanlara bakmasını dilerim. İkisi de şu andaki anket sonuçlarının aldatıcı olacağını belirtiyor zaten. 

Seçim kazanmak ne anlama geliyor? Biraz da ona bakmak gerek. Yavaş partilerin ve kamuoyunun baskısıyla parlamenter sisteme dönmeyi savunabilir. Peki sonra ne olacak? Ankara 90’larda pratik edilen ülkücü kadrolaşmadan yine nasibini alacak. Yeni rejim Erdoğan kaybettiğinde değişecek mi? Yavaş kazandığında büyük ihtimalle devam edecek, buna ilişkin neredeyse bütün pratikler devam edecek. Ankaralılara sıklıkla söylenen “Gökçek’ten daha kötü olmaz herhalde” sözü Türkiye için “Erdoğan’dan daha kötü olmaz”a dönüşecek. Türkiye bu rejimin devamını yaşamayla karşı karşıya kalacak. Konu tek başına Erdoğan’dan kurtulmak değil çünkü.

Sistemin değişmesi konusunda herkeste bir soru işareti var açıkçası. Eski sisteme göre şu an ki sistem tam bir güç göstergesi. Herkesin aklındaki soruyu sorayım; mevcut iktidar değişirse 6’lı muhalefet ya da Zafer Partisi gelirse sistem parlementoya döner mi yoksa mutlak Monarşi bizim bir yeni modelimiz olur mu?

Sorunuzdaki sorunu önümüze 50+1 formülüne dayanan başkanlık sistemi getirdi. Artık bildiğimiz partiler siyaseti yok. Partiler önemsiz, örgütler önemsiz, katılımcılık önemsiz. Daha 9 yıl önce temsili demokrasiyi yetersiz saydığımız, katılımcı demokrasi istediğimiz düzeni de kaybettik. Artık bir temsili demokrasi de yok. Ancak bugün yaşadığımız kriz tam da buraya tekabül ediyor. Türk siyasi kültürü ve buna bağlı bütün pratikler partiler siyasetiyle ilişkili. Türkiye daha dar bir gömleğe girmek istemiyor, devlet aygıtı kendini bir türlü dönüştüremiyor. Lider karizmasına bağlı süreçler yürütülemiyor. Tepeden gelen talimatlar uygulanamıyor. Ankara tabir yerindeyse bir yangın yerine dönmüş durumda. Türkiye’nin çok fazla devlet memuru olduğu için bu sorun devletten topluma doğru dalga dalga yayılıyor. Herkes devletteki ağır aksak işleyişin de farkında. Bakın, bugün Ümit Özdağ, Soylu’nun kapısına kadar gitti. Bağırdı, çağırdı. Klasik devlet aygıtının verdiği tepkilerin kendisine verilmediğini gördük. Bunun bir tane anlamı var: Devlette de bir kamplaşma var. Dolayısıyla birlikte hareket duygusu tamamen yitirilmiş durumda. Bakanlıklar birer siyasi parti gibi çalışıyor. Hepsinin çalıştıkları ayrı ayrı reklam ajansları ve anket şirketleri var. Bu bahsettiğiniz güç gösterisinin bir yansıması. Pek çok güç gösterisi var. Böyle bir ortamda siyasi kültüre ve partiler siyasetine dönüşü keskin şekilde sağlamak gerekiyor. Kanımca bu sadece parlamenter sistemin dönüşüyle sağlanamaz. Bu yeterli olmayacaktır.

Bu durumda mevcut iktidarın sonuna geldiğimiz anlamına mı geliyor?

Bunu seçimler gösterir. Ama muhalefetteki “sona geldiler” görüntüsü bir rehavet yaratıyor. Siyaset yapabilmek için toplumu iyi okumak gerekir. Muhalefetin 31 Mart seçimleri dâhil olmak üzere bunu yapamadığını çok defa gördük. 31 Mart’ı şu yüzden örnek veriyorum: “Çok iyi inşa edildi” denilen sürecin inşa edildiği yer siyaset kurumu, toplum değil. Çünkü zaten modern demokrasilerde büyük kent merkezleri çoğunlukla sosyal demokratlar tarafından yönetilir. Kent merkezlerinde kendiliğinden solculaşma pratiklerini yaşar. Bunun sandıklara yansıması da net olur. Ayrıca siz bir ittifak kurarak mevcut oyları üst üste topluyorsunuz. Bunun hiçbir yerinde toplumu okumak, tahlil etmek, buna göre çözüm geliştirmek yok. Doğrudan bir siyaset kurumu dizaynıydı bu. Bu yüzden ben bunu çok büyük bir başarı olarak görmüyorum. Bugün de toplumu doğru okuyamamış olabileceğimizi düşünüyorum. Bu risk beraberinde iktidarın sonunun gelmemesini de doğurabilir. Hatta iktidarın birkaç sene sonra dönmesini de doğurabilir. Hatta iktidarın pratiklerinin gelenlerin üzerinde kalmasını da doğurabilir. Türkiye’de partiler siyaseti bu üç sorunu henüz aşmışa benzemiyorlar.

Bir önceki cevabınızın sonunda “Kanımca bu sadece parlamenter sistemin dönüşüyle sağlanamaz.” Dediniz. Bunu biraz daha açabilir misiniz? Sistemi düzeltmek için başka neler yapılması gerekiyor?

Bu sistemde başkan ülkeyi kararnamelerle yönetiyor. Ancak parlamenter sistemde de Cumhurbaşkanlığı yetkileri çok fazlaydı. Parlamenter sistemde çift başlılık yoktu ama denetim mekanizmaları da belirgin değildi. Yargı sadece belirli aşamalarda adalet dağıtabiliyordu. Hatta yargı dahil olmak üzere bütün mekanizmalar piyasaların gelişmesi adına topluma, sendikal harekete veya ulus devlete baskı kurabiliyordu. Şüphesiz şimdi bu süreçler daha ağır bir baskı yaratıyor. Dolayısıyla elimizde bir sihirli sopa olacak, parlamenter sisteme döneceğiz ve sorunlar bitecek diye bir şey yok. Örneğin Anayasa ne kadar halktan yana olacak, ne kadar katılımcı olacak, bu bölümler de kritik olacak. Herkesi kucaklayacak bir toplumsal sözleşme yazılabilecek mi, bu da kritik olacak. Herkesi tatmin edecek bir düzene ihtiyaç olacak. Bu sadece parlamenter sisteme dönmekle mümkün olmayabilir, daha fazlasına ihtiyaç olabilir.

Kesinlikle katılıyorum. Güçlü bir demokrasi için denetim mekanizması çok iyi olmalı. 

Twitter’daki sohbet odalarının birinde Atilla Taş’ın oluşturduğu bir oda vardı ve Sayın Taş’ın düşünceleri şimdilik bir kenarda dursun Zafer Partisi’nin emekli asker olan başkan yardımcısının bir sözü kendi içinde tezatlık yarattığını düşünüyorum. Sayın komutan İsrail’de görevli olduğu dönemde İsrailliler, özellikle Arap coğrafyasında iktidar kadar muhalefetin de İsrail tarafından oluşturulduğunun söyledi ve ülkemizde de buna benzer bir durumun olduğunu dile getirdi. Sıradan bir dinleyici olduğum için söz hakkı alamadım ve o Beyefendiye soramadım; bu durumda sizin İsrail projesi olmadığınızı nereden anlayacağız” diye ama Hocam size sormak istiyorum; muhalefette İsrail eli olduğunu düşünüyor musunuz?

Yayını dinlemedim, dolayısıyla bağlamı bilmiyorum. Ama anlattığınız kadarıyla cevap vereyim. Türkiye dahil olmak üzere her ülkede siyaset yurtdışından etkilenir. Küreselleşme çağındayız, çok fazla iç içe geçmişlik var. Siyasetin finansmanı yeterince şeffaf olmadığında yurtdışı kaynaklarına yönelenler olur. Bu da birtakım otosansür süreçlerini devreye sokar. Türk siyasi kültürü aşağıdan katılım süreçlerini bir süredir işletemiyor, dolayısıyla tepeden dayatmalar farklı fazlarda yaşanıyor. Bunun siyasetin dizaynı gibi görülmesi doğaldır. Ayrıca Türk siyaseti kısa süre içinde çok fazla operasyondan geçirildi. Dolayısıyla artık taraflar var, bir kampa ait olmanız siyasetin doğası gereği talep ediliyor. Muhalefette kimin eli olduğunu bilmiyorum ama ortak çıkarlar olduğunu biliyorum. O çıkar birlikteliği sağlandığında, yani şartlar müsait olduğunda iktidarlar değişebiliyor.

Sayın komutan da finansal olarak kimseye bağlı olmadıklarını bununda onları özgür kıldığını savunuyordu. Artık ne kadar doğru olduğunu zaman gösterecek bize. 

Zafer Partisi hakkında ne düşünüyorsunuz? Kimileri İYİ Parti’nin yükselişini frenlemek için geldiklerini kimileri de gerçek bir vatanperver olduklarını düşünüyorlar. Bense popülizmin tatlı kokusunu algılıyorum. Siz ne düşünüyorsunuz?

İyi Parti’nin yükselişini frenlemek elbette. Ama zaten bu meşru bir çıkış. Özdağ diğer liderlerden farklı olarak progresif ilerlemeyi isteyen biri. Bu kadar kafa karışıklığının olduğu bir ortamda netlik çok iyi sonuç alıyor. Bunu toplumun neredeyse bütün kesimlerinden “adam haklı” ifadesini alarak yapabiliyor. Kendisinin nefret ettiği ortalama HDP’li seçmenler dahi sığınmacılar konusunda hak teslim ediyor. Bu da beraberinde popülizmi doğuruyor zaten. Ortada bir Zafer Partisi yok, sadece bir lider var. Bu lider diğer pek çok ülkücü gibi MHP liderliğine oynuyor. Buradan çıkaracağı birkaç puan dahi gelecekte bir aktör olmasını sağlayacak. Bu MHP liderliğine yetmeyebilir ama bir pozisyonu olmasını sağlar. Ben son iki aydır yaşadıklarımızın çoğunun Bahçeli sonrası MHP’si için olduğunu düşünüyorum. Kim nasıl bir pozisyon alacak, ona anlamak gerekiyor.

Ekmeleddin İhsanoğlu’ndan beri muhalefetin içine sinmeyen adayları çıkarma durumu var. Demokrasilerde hiçbir zaman toplumun tümünü tatmin etmek mümkün değildir ama çoğunluğun içine sinecek bir aday şart diye düşünüyorum. Siz ne dersiniz bu konuda?

Muhalefet partileri bir süredir aday tipolojisi tarif etmeye çalışıyor. Hatta bazıları etnik köken ve mezhep tipolojisi bile tarif ediyor. Bu siyaset kurumunu ve dolayısıyla onun üzerinden toplumu dinamitleyen bir süreç olma riskini taşıyor. Çünkü herkesin siyaseti kavrayışı farklı. Esasen tartışılması gereken bir program. Muhalefet, ittifak veya altılı masa gelirse ne yapacak? Bunun tarifinin yapılmasına ihtiyaç var. Bunu tarifleyince aday kendiliğinden ortaya çıkmış olur. Ama bu defa da anket baskısı devreye giriyor. Ankette önde olan kişinin Erdoğan’ı yenmesiyle ilgi çoğumuz. İşte çıkmazımız da burada başlıyor. Program mı? Aday mı?

Sizce kim aday olmalı?

Bu bir yol hikâyesi, o yolda olan bir grup insan “o aday olmalı” demeli. Bir anket bu soruya cevap vermemeli, bir seçmen grubu cevap vermemeli, bir ittifak da cevap vermemeli.

İttifaklarla ilgili kişisel gözlemime göre tek proje ekonomi ve göçmen politikası üzerine. Bu iktidara gelecek olanların sanki çok da çaresi yokmuş izlenimi yaratıyor. Engelli bir birey olarak benim için ne gibi bir proje var bilmiyorum. Yaşlılar, emekliler, kadınlar, çocuklar ve sağlık gibi konular muallakta. Herkes fakir mültecilerin kültür erozyonundan muzdarip, işsizlikten yakınıyor ama zengin sınıf mülteciler yüzünden şişen emlak balonu sorunundan bahseden yok. 

Sizce partilerin eli kolu bağlı mı gerçekten?

Şunu açıkça söyleyebilirim: Türkiye’nin önünde bulunan sorunlara çözüm üretmek konusunda ittifak veya altılı masanın çözüm önerileri toplumu cezbedecek kadar nitelikli değil. Siyasetçi tipolojisi gerektiği aşamalarda radikal çözümleri toplumun önüne koyan, toplumdan reaksiyon alandır. Ama sahada böyle çözümler de görmüyoruz. Hatta çoğu zaman radikal çözüm önerileri bir lince vesile oluyor. Böyle bir ortamda muhalefet partilerinin çözüm yaratması da zorlamış. Çünkü güç odakları tarafından korunan bir tür siyasi elitler dışında kimse çözümün esasen parçası olamıyor. Temsiliyet de giderek daralıyor. Siyasetin geniş kitlelerden dar kadrolara doğru daraldığını görmüştük. Şimdi de liderlere doğru daralan bir siyaset var. Ben böyle bir ortamdan esaslı bir çözüm çıkacağını da sanmıyorum.Şunu açıkça söyleyebilirim: Türkiye’nin önünde bulunan sorunlara çözüm üretmek konusunda ittifak veya altılı masanın çözüm önerileri toplumu cezbedecek kadar nitelikli değil. Siyasetçi tipolojisi gerektiği aşamalarda radikal çözümleri toplumun önüne koyan, toplumdan reaksiyon alandır. Ama sahada böyle çözümler de görmüyoruz. Hatta çoğu zaman radikal çözüm önerileri bir lince vesile oluyor. Böyle bir ortamda muhalefet partilerinin çözüm yaratması da zorlamış. Çünkü güç odakları tarafından korunan bir tür siyasi elitler dışında kimse çözümün esasen parçası olamıyor. Temsiliyet de giderek daralıyor. Siyasetin geniş kitlelerden dar kadrolara doğru daraldığını görmüştük. Şimdi de liderlere doğru daralan bir siyaset var. Ben böyle bir ortamdan esaslı bir çözüm çıkacağını da sanmıyorum.

Popülizm diye bir tehlike var dünyada. Biz seçmenler popülizm ile realizmi birbirinden nasıl ayıracağız?

Sosyal bilimler okumalarını çoğunlukla Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla, yani reel sosyalizmin çöküşüyle başlatır. İdeolojiler çağının sonu, Fukuyama’nın belirlemesiyle tarihin sonu gibi pek çok ifade var. Tarihin o noktası aynı zamanda popülizmin sayfalarını da açıyor. Dolayısıyla ideolojiden arındırılmış, önemli ölçüde seyreltilmiş, gündelik pratiklerle sınırlı bırakılmış; ekonomide, dış politikada, sosyal hayatta orta ve uzun vadeli planların yapılmadığı/yapılamadığı, geniş projeksiyonların önemsiz kılındığı yeni bir siyaset var. Bazıları bu yeni siyasete eşlik etmemiz gerektiğini de söylüyor. Cepheler dağılmış, kaleler düşmüş, direnç noktaları bitmiş. Böyle bir ortamda, evet, popülizmi yaşamaya devam edeceğiz. Türkiye’ye bakın örneğin. Popülizmin yeni bir aşamasındayız. Kimin Cumhurbaşkanı adayı olacağını konuşuyoruz. Türkiye de bu süreci en ağır şekilde yaşayacak. Bundan kaçamıyoruz artık. Bütün dünya yorulana kadar böyle bir dönemin devam edeceğini sanıyorum.

Ahmet Sonuç ya da bilinen adıyla Jahrein(Sosyal medya fenomeni), çeşitli konularda denetlemeler yapıp sorular sorma konusunda gayet başarılı ve bu sayede de özellikle z kuşağının taktirini kazanmışken siyasi partiler tarafından da pek sevilmeyen bir olarak görünüyor. Kendisinin bağımsız vekil adaylığı da söz konusu. Jahrein, gerek hesap sormasıyla, bağımsız vekil adaylığıyla Türk siyasi ve seçmen tarihine bir yenilik kazandırabilir mi?

Bu kullanıcının başarısı anladığım kadarıyla onu takip eden gençlerin hedefsiz kalmasıyla ilgili. Türkiye’de sosyal medyanın en belirgin özelliği bir kısa yoldan köşe olma, emek harcamadan veya az emek harcayarak para kazanma heveslisi gençleri yetiştirmesi oldu. Özellikle Twich, Tiktok gibi video sitelerine içerik oluşturanlar önlerindeki örneklere bakarak bir fenomen oluşturdular. O kadronun içinden biri de Jahrein. Söyledikleri hiçbir ideolojik formasyon içermeyen bu kullanıcı diğerlerinden farklı olarak siyasetin alanı içine girmeye çalışıyor. Şüphesiz bu alana girmeye çalışırken temelsiz, dayanaksız sözleri; enteresan şekilde kendini geliştirmeye, serpilmeye çalışmaması da gençler açısından çok cezbedici oldu. Artık bir kulvar var. Eğer Jahrein bir partinin listesinden veya bağımsız olarak Meclis’e girmeyi başarabilirse vasatlık cephesi önemli bir kale elde etmiş olacak. Yenilik dediğiniz şeyden ben tam olarak bunu anlıyorum.

Son olarak seçim günü geldiğinde bireyler sandığa nasıl bir psikolojide gitmesini bekliyoruz?

Bu sorunun cevabını partilerin pozisyonu belirleyecek. Ayrıca seçim periyoduna girerken nasıl bir Türkiye söz konusu olacak? Bazı seçimlerin kaderini dış politika, bölgesel sorunlar veya operasyonlar belirler. Türkiye bazı dönemlerde katliamların içinden geçerek seçim sandığına ulaştı. Şüphesiz burada kritik olan iktidarın Türkiye’yi içine sokacağı hava olur. Esas belirleyici dinamik o olacak. Eğer seçmen korkarsa iktidar olana sımsıkı yapışabilir. Sadece iyi aday göstermek ve iyi bir programınızın olması kazanmaya yetmeyebilir. Ben pek çok konuda belirleyici veya en kötü ihtimalle etkileyici olanın iktidar olacağına inanıyorum.

Hocam keyifli söyleşi için çok teşekkür ederim. Umarım güzel bir geleceğe vesile olur bu seçimler.

Ben teşekkür ederim…

Hüseyin İlker DUMAN

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

GÜNDEM DIŞI

HİÇBİR ŞEYİM

Published

on

Felsefe aslında her konudur diyebiliriz. Sosyal hayat da buna dahil. Her ne kadar düşünmeden yapılan eylemler çok gibi görünse bu eylemlerde felsefik konulara giriyor hem de düşündüğünüzden oldukça fazla. Mesela toplumda kimsenin birbirini sevmemesi sosyolojik olduğu kadar felsefik de bir konudur.

Düşünmek felsefik bir eylemdir ve ben de bunu çok yaparım. Bireysel varoluş ile yok oluşumdan tutunda evrenin başlayıp bitişine kadar kendimce düşündüğüm çok konu oldu ve biraz da Stepten Hawking’in her şeyim teorisine atıfta bulunarak bulduğum tek cevap “hiçbir şeyim” oldu.

Yakışıklı, yetenekli filozof, Cezayir asıllı yazar Albert Camus aslında benden önce bulmuş Hiçbir Şeyim’i. O yüzden kendime çok kızıyorum. Bu cevaba ulaşmamın 18-20 yaşıma kadar sürmesinden. Gerçi bir de Camus’un benden büyük olduğu gerçeği var. Benden önce yaşamış ve ölmüş…
Cevabı geç bulmama rağmen bulduğum cevapla birlikte de beni çok şaşırtan bir de durum vardı ki o da insanın tüm bu hiçlik içinden suni bir varlık çıkarmasıydı. “Hayat mücadelesi” dediğimiz durum bana göre hiçlikten çıkan bir var olma başarısıdır ya da başarısızlığı. Bu öyle bir başarı/basarızlıktır ki filozofları, tarihçileri ve benim gibi yazma sevdalılarını ortaya çıkarmıştır. Beni saatlerce düşündürmüş ve deliliğin hatta yokluğun sınırlarını göstermiştir.

Benim düşünceme göre insanın yarattığı her kavram sorguya açıktır kanımca. En başta başarı ve başarısızlık, ardından da iyilik ve kötülük gelir. Fakat daha önemli bir durum da vardır. Varoluş ve yokoluş gibi. İnsan üretimi her türlü kavramın tek nedeni insan zekasının getirdiği bencilliktir. Bu bencillik de bir şempanzenin ya da gorilin muz veyahut da yuvasını paylaşmamasından öte bir durumdur. Nitekim bir şempanzenin ya da gorilin ölüm farkındalığı kısmen olsa da(bilimsel gözlemlerde kanıtlanmıştır) ölümün ardından bir muz cenneti ya da ateşler içinde yandığı bir azap dolu cehennem fikri yoktur. Çünkü bir ibadet şekilleri ya da dini bir ritüelleri yoktur. Bir dini liderleri de yoktur. Lider sadece basit işlere öncülük eden genelde erkek olan bir türdeştir. Fakat zeka gelişip de bir üst seviyeye geçildiği zaman; işte o an felsefik olarak savaşların da diğer her konununda başladığı andır.

Korkuların, hazlarım ve şiddetin yönettiği beyinlerin mücadelesi başlıyor. Bu mücadeleyi de siyasi bir mücadeleden ziyade Teizm ve Ateizm arası mücadele olarak ifade edebiliriz. İdare edilme mantığının altında da bence Teizm ve Ateizm arasındaki mücadele yatıyor. Bu insan zihnindeki mücadele. Ne bir devlet ne siyasi bir kurumdan kaynaklı değil. Birebir insanın içinde olan mücadele. Bu mücadele de koşulsuz Ateistler(sorgusuz olanlar) bir bakıma Teistler çünkü sürekli aynı reddin içinde olmak belli bir süre sonrasında kabullenmeye giden yolun anahtarını taşıyor. Öte yandan da Teistler(kanıt arayanlarda) sürekli kanıt arayıp kendini buna inandırma çabasındakiler de her ne kadar Tanrıya inandığını öne sürselerde Tanrıyı kanıt çabası bile onları Ateist yapıyor. Çünkü Tanrı sorguya açık değildir. Aynı şekilde Deizm’de içinde barındığı sorgu kırıntıları yüzünden Ateizm’e kayıyor. Nitekim dinleri gönderen, kutsal kitaplarda Tanrıdır ve dinleri hiçe saymak bir reddetmeyi barındırır.

Basit bir soruyla kanıt cabası ya da çabasız, varoluş veya yokoluş açısından herhangi bir durumun bir anlamı var mı? Yok… Dolayısıyla Hiçbir Şeyim…Varken yokluğun aslında ne olduğunu bilmiyoruz, yokken varlığın. Kanıt cabası da boş, inkar çabası da. Yine de ben bir amatör filozof olarak yapmam gerekeni yapıp sabit değil değişken bir sorgulayarak, düşünmeye ve hayat mücadeleme devam edeceğim çünkü hazlar ve hüzünler beni kendine çekiyor…

Hüseyin İlker DUMAN

Continue Reading

GÜNDEM DIŞI

HAILEY BIEBER HERKESİN MERAK ETTİĞİ SORUYU YANITLADI

Justin Bieber ve Selena Gomez, ünlü dünyasında en çok konuşulan çiftlerden biri olabilir! 2010’da birlikteliklerine başlayan ve Mart 2018’de …

Published

on

Justin Bieber ve Selena Gomez, ünlü dünyasında en çok konuşulan çiftlerden biri olabilir! 2010’da birlikteliklerine başlayan ve Mart 2018’de ayrılan Bieber ve Gomez’in ebediyen ayrılıp barıştıkları bir ilişkileri vardı. 2014’te ayrıldıkları bir dönemde Justin, şimdiki eşi Hailey Bieber ile görüntülenmişti ve ikilinin birlikte olduğu söylentileri çıkmıştı. Hailey Bieber, yıllar sonra Justin’i Selena’dan “çaldığına” dair söylentilere karşılık verdi.

‘Call Her Daddy’ isimli podcast yayınına katılan Bieber, sunucu Alex Cooper’ın sorularına karşılık verdi. Hailey ve Justin’in ilgisi hakkında sorular soran Cooper, tıpkı vakitte nişanlarına neden bu kadar çok tepki geldiğini sordu. “Zamanlama çok hızlıydı. Ve artık, bundan dört sene sonra, ne kadar hızlı olduğunu anlayabiliyorum. Her şey çok hızlı ve çılgıncaydı. O vakitler ikimize bu çok hakikat geldi, gördüğünüz üzere haklıymışız çünkü dört sene sonra hala birlikteyiz,” diyen Hailey, daha sonra Justin’in Selena ile ayrılığı hakkında konuştu.

Sorularında daha da net olan Cooper, hayranların Hailey ve Justin birlikteliği sonrasında zamanlama hakkında başlarının karıştığını belirtti. “Eşin, Selena Gomez ile oldukça gözle görülür bir ilişkideydi. Beşerler, onların birlikte olmaları konusunda takıntılılardı. Sen, Selena ile tıpkı vakitte, romantik olarak, Justin’le birlikte oldun mu?” diyen Cooper, yıllardır herkesin merak ettiği soruyu yöneltti. Sorunun ardından duraksayan Hailey, “Hayır, bir kez bile değil… Justin ve ben birlikte olmaya başladığımızda, o asla bir temasta değildi. Asla. Hiçbir noktada değildi. Öteki birinin bağını bozmak benim karakterim değil. Bundan daha hoş yetiştirildim” diye karşılık verdi. “Bana olan nefretin birden fazla ‘Sen onu çaldın’ niyetinden geliyor ve Justin’in öteki biriyle olmayı dilediğini düşünüyorlar. Bu kanılar okey, bunu istediğiniz kadar dileyebilirsiniz fakat gerçek olan bu değil” diyen Hailey, “Dışarıdan nasıl göründüğünü anlıyorum ancak bu Justin ve Selena için o kapıyı kapatmanın yanlışsız şey olduğunu bildiğim bir durumdu ancak elbette, orada çok uzun bir tarih var ve hürmet duyuyorum” diye ekledi.

Continue Reading

GÜNDEM DIŞI

RIHANNA SUPER BOWL’DA SAHNE ALACAK

Super Bowl 2023’te kimin sahne alacağı konusunda çok fazla söylenti oldu. Pazar günü bir haber yayınlayan TMZ, NFL ve Roc Nation’ın Rihanna ile …

Published

on

Super Bowl 2023’te kimin sahne alacağı konusunda çok fazla söylenti oldu. Pazar günü bir haber yayınlayan TMZ, NFL ve Roc Nation’ın Rihanna ile görüştüğünü belirtti. Bu haberden kısa bir mühlet sonra Rihanna, Instagram’dan bir futbol topu ile bir fotoğraf paylaşarak söylentileri doğrulamış oldu. Tekrar TMZ’nin haberine nazaran Rihanna’nın yanında bir isim daha yer alacak. Şimdi bu ismin kim olduğu belirtilmese de toplumsal medyada varsayımlar devam ediyor! Harika Bowl için Taylor Swift ile görüşülürken, Swift’in Coca-Cola ile muahedesi Pepsi’nin sponsor olduğu Harika Bowl etkinliğinde yer almasını önlemişti. Daha sonra bu sponsorluğu Pepsi’den alan Apple, Swift’in performansını mümkün hale getirmişti. Lakin Swift’in, ana kayıtları satın alınan ve daha sonra menajeri Scooter Braun tarafından 300 milyon dolara satılan altı albümün tamamını tekrar kaydetmeden performans sergilemeyi reddettiği bildirildi.

2019’da Rihanna, verdiği bir röportajda Harika Bowl’da sahne alma teklifini, aktifliğin Colin Kaepernick’e yönelik muamelesi nedeniyle geri çevirdiğini söylemişti. Oyun kurucu Kaepernick, 2016’daki oyunlarda “Ulusal Marş” sırasında diz çökerek ırksal adaleti barışçıl bir formda protesto etmeye başlamıştı. “Bunu yapmaya yürek edemedim,” diyen Rihanna, “Ne için? Bundan kim çıkarlı çıkıyor? Benim halkım değil. Ben yalnızca bir satıcı olamazdım. Ben bir etkinleştirici olamazdım. O tertipte benim de katılmadığım şeyler var ve onlara hiçbir biçimde hizmet etmek niyetinde değildim,” diye eklemişti. Kaepernick, 2017’de San Francisco 49ers’tan ayrılmış ve aktivizmine misilleme olarak oynamaktan dışlanması nedeniyle lige karşı bir dava açmıştı.

Bir müddettir yeni müzikleri üzerinde çalıştığı düşünülen, son albümü ANTI’yi 2016’da çıkaran ve son konserini Şubat 2019’da veren Rihanna’nın duyurusu şimdiden hayranları tarafından büyük bir coşkuyla karşılandı.

Continue Reading

Trendler