Connect with us

KÖŞE YAZISI

İNGİLTERE’DE BİRAZ DEMOKRASİ

Published

on

Bana kalırsa insanlık tarihini baştan aşağı değiştiren olaylardan birisi sanayi devrimiydi. Eğer o devrim olmasaydı toplumun bir kısmı bu denli rahat olamazdı ama rahat olmayan kısmı kesinlikle bugünkünden çok daha fazla olurdu ve rahatsızlık günümüzdekinden daha da hızlı yayılırdı. 

Sanayi devrimi herkesin bildiği gibi İngiltere’de başladı ve bu sayede bir dönemin güneşin batmadığı imparatorluk doğmuş oldu. İngiltere o duruma nasıl geldi şeklinde bir sorudan tüme varım yapacak olursak da tüm bu zincirin birinci halkasının Magna Carta (Latince: “Büyük Sözleşme”) veya Magna Carta Libertatum (Latince: “Büyük Özgürlükler Sözleşmesi”) olduğunu söyleyebilirim. 1215’te(13. Yüzyıl) İngiltere kralı John ile obaronlar arasında imzalanan anlaşma kralın yetkilerini sınırlamıştır. Bu sayede de günümüz dünyasının temelleri atılmış; modern dünyanın zincirleri örülmeye başlamıştır. 

Kralın tek yetkili olmaması haliyle bir özgürlük yaratmış, bir diğer İngiltere kralı Vlll. Henry’nin de Vatikan’dan ayrılmasıyla daha özgürleşen İngiltere; rengi, dini(cinsiyeti demek isterdim fakat kraliçeler görmesine rağmen kadın hakları İngiltere’ye 20. Yüzyılda uğramaya başlıyor.) fark etmeksizin beyin ve parasal anlamda güç almaya başlıyor. Bu nitelikli güç İngiltere demokrasisini, kültürünü ve nihayetinde ekonomisini güçlendirirken bilimde ve özellikle de teknolojide gelişmesini sağlamıştır. Dünyanın en güçlü ilk beş ekonomisinden birisi eğer İngiltere ise bunu iki kralı John ve Vlll. Henry’e borçlu olmuştur. Fakat tüm bu toplumsal, ülke olarak gerçekleşen başarılara karşı İngiltere’de bireysel anlamda ırkçılık bitmemiştir. Bu durum canlıların çoğunda vardır ve açıkçası modern insana çok da yakışan bir durum değildir. 

Yukarıdaki paragrafta biraz krallık güzellemesi yapmış gibi görünsem de asıl vurgu yapmaya çalıştığım konu İngiltere demokrasisinin de zaman içerisinde örülen diğer bir zincir olmasıdır. Günümüzde krallık denildiğinde akla ilk gelen İngiltere krallığı olsa da ve krallık kimilerine çok romantik görünse de kazın ayağı pek de öyle değil. Krallık ailesinin tüm giderleri İngiltere halkı tarafından karşılanmakta ve hanedan ailesinin giderleri çok az sayılmaz. Denilebilir ki koca İngiltere için hanedan ailesinin giderleri nedir ki? Fakat fakir İngiliz’lerinde olduğu bir ülkede, ülkenin sahibi olarak görünen bir yapının çok da hoş tarafı olmuyor. Ayrıca bir İngiliz kraliçe ya da kralı sadece Britanya adasındaki Birleşik Krallığa değil İngiliz Milletler Topluluğu’daki Antigua, Barbuda, Avustralya, Belize, Kanada, Grenada, Jamaika, Yeni Zelanda, Papua Yeni Gine, Saint Kitts ve Nevis, Saint Lucia, Saint Vincent Grenadinler, Solomon Adaları, Bahamalar ve Tuvalu olmak üzere 16 ülkeye başkanlık ediyor. Dikkat ederseniz saydığım ülkelerin birkaçı 20’nin başlıca ekonomilerinden olsalarda kendi devlet başkanları yok. Başbakan ile idare ediliyorlar. Demokrasi açısından bir sorun yok gibi görünse de seçimle gelmeyen birinin üstelik de ömür boyu o ülkenin başında olması çok da demokratik bir durum sayılmaz. 

Ayrıca İngiltere’de tahta çıkan kral veya kraliçenin anayasal olarak ülkeyi idare etme yetkileri de var. Şu an kral olan lll. Charles istediği taktirde her türlü yönetime karışabilir. Çünkü açık konuşmak gerekirse anayasal olarak ülke onundur.(Bu arada İngiliz anayasası yazılı değildir) 

Öte yandan İngiltere krallığı 20. Yüzyılda Britanya adasında olanlardan da sorumludur. Özellikle İrlanda’nın krallıktan ayrılma çabalarında, Margaret Thatcher(Demir Leydi) döneminde yaşanan kanlı olaylarda. 

Tüm bunlara rağmen İngiltere’de ırkçılık da bitmiş değildir. Özellik de eski başbakan Boris Johnson’dan sonra siyasetteki ırkçılık da biraz olsun gün yüzüne çıktı. Johnson’ın başına buyruk tavırları ve yalan sıkandalının ardından görevden istifa edince iktidardaki Muhafazakar parti başkanlığa haliyle başkanlığa, parti içinde en çok oyu alan Hindu-İngiliz Rishi Sunak yerine İngiltere’nin o dönemki yeni kadın Başbakanı Liz Truss’ı seçtiler. Kraliçe ll. Elizabeth’ten son başbakanlık görevini alan Truss’de Muhafazakar partinin başarısız politikaları sonucu günah keçisi ilan edilip istifa ettikten sonra Sunak karşına koyacak aday bulamayınca mecburen onu seçti. 

Sunak’ın orta düzey bir aileden gelip, Hindu bir zengin aile ile evlenmesi ve kraldan iki kat zengin olması ya da partisi içindeki hakimiyetini servetiyle mi kazandığı benim zerre kadar umurumda değil de; kendisinin anlattığı hikâyede ergenlik döneminde yaşadığı ayrımcılık travmasını atlatamadığı halde şu an İngiltere’de ırkçılığın olmadığını savunması oldu. Tıpkı Barak Obama’nın ABD hiçbir insani adım atmadığı halde Nobel barış alması gibi Rishi Sunak‘ın da hiçbir şey yapmadığı gibi bir şeyler başardığını görebiliriz. Kim bilir belki sanayi devriminden sonra sıra bir şey yapmadan bir şeyler başaranların devri başlamıştır. Her şeye rağmen gide öyle ya da böyle yalanın ve sorumsuzluğun cezalandırıldığı(Boris Johnson‘ın başbakanlıktan istifası gibi) bir yarı demokrasi görmek hiç demokrasi görmemekten iyidir. 

Bir gün dünyadaki tüm temsili ya da gerçek monarşilerin bitmesi dileğiyle.

Hüseyin İlker DUMAN

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

SAĞLIK

BİYOLOJİ VE YAŞAM 

Published

on

Bugün konuğum genç bir Molekül Biyoloji ve Genetik öğrencisi olan Rabia Tuana Lekesiz. Kendisiyle biraz bilimkurgu gibi olan konulardan konuşacağız. Bugünün bilimkurgusu yarının gerçeği. Gerçi üniversitelerde yer alan bir alanda artık bilimin kurgu olma halinden çıkmış olur da neyse bu konuları Rabia Hanım ile konuşalım. 

Rabia Hanım hoş geldiniz. 

Merhaba İlker Bey…

Rabia sizi tanıyabilir miyiz? Moleküler biyoloji ve Genetik alanı dışındaki Rabia kimdir?

Ben her zaman sosyal olmayı, insanlara ve hayvanlara elimden geldiğince yardımcı olmayı seven biriyim. Birkaç yıl boyunca voleybol oynadım(lise ve üniversite lisanslarım var.) Şu anda aktif olarak voleybol ile ilgilenmiyorum ama amatör olarak oynamaya hala devam etmekteyim. Bunun haricinde, Lise ve Ortaokulda solistlik yaptım. Tüm müzik türlerine ilgim var ama Türk Sanat Müziklerini söylemeyi ağırlıklı olarak daha çok seviyorum. Bunun yanı sıra lisede İngilizce olarak sergilediğimiz Romeo ve Juliet Tiyatrosunda yer almış bulunmaktayım. Ayrıca hayatım boyunca oyunu seven bir çocuk oldum. Hala daha öyle bir insanımdır. 

Yaşamı bir oyun olarak düşünürsek kendinizi kaçıncı seviyede görüyorsunuz?

10 üzerinden değerlendirsek, kendime gönül rahatlığıyla 8 puan verebilirdim; dediğim gibi, yapım gereği genelde hayatta yaptığım her şeyi oyunlaştırmaya eğilimli biriyim. Bunun nedeni şey olabilir aslında, ben insanların bir işi severek ve eğlenerek yapmaları gerektiğinden yanayım çünkü en güzel çıktılar/ürünler genelde bu şekilde ortaya çıkıyor bence. Şahsi düşüncem belki ama bence en dahiyane projenin bile arkasında oyunla harmanlanmış bir adım var. Eminim bu konuda benim gibi düşünen birçok birey vardır.

Teknolojinin tıp ile bütünleşeceğine dair teori var; bu teori size insanlıktan ne derece uzakta?

Bence bu teori pek de uzakta sayılmaz çünkü yakın zamanlarda uzaktan bir hastayı ameliyat edebilme imkanı sağlayan bir teknolojiye sahibiz. 
Her ne kadar bu durum şu anda Türkiye’de ve Dünya’da çok yaygın olmasa da böyle bir şeyin teknoloji ile yapılabilir olduğu bize gösterildi. Teknolojinin de ne denli hızlı geliştiği de aşikar bir durum. O yüzden ben böyle bir geleceğin çok yakın olduğuna inanıyorum.

Okuduğunuz alana ufak bir bakış giriş yapacak olursak; sizi bu alanda en çok etkileyen konu nedir?

Öncelikle okuduğum alan bence harika bir alan. Vücudunuzda olan her şeyin moleküler mekanizmasını öğreniyorsunuz. Neden hasta oluyoruz? ya da bizi hasta eden şey aslında gerçekten virüs ya da bakteriler midir vb. gibi konularda birçok bilgi ediniyorsunuz ve her seferinde gerçekten ne de güzel yaratılmışız diye kendimize hayran olmamak elde değil. Neredeyse her öğrendiğim yeni şeyden sonra bu duyguyu yaşıyorum. Gerçekten kusursuz işleyen mükemmel bir mekanizmaya sahibiz. Okuduğum alanda hemen hemen her alan ilgimi çok çekiyor ama en çok ilgimi çeken alanlar embriyoloji ve immünoloji olabilir.

Bu alana daha fazla girmeden önce müziğe ilginiz söylemiştiniz. Ben de bir Zeki Müren hayranıyımdır ve size sormak istiyordum; Zeki Müren’i diğer herkesten ayıran en büyük özelliği nedir?

Onun lisanı, insanlığı, dostluğu, zeki bir Türk oluşu, insanlığa sanat yönündeki büyük katkıları bence gelecek nesile yani bizlere en büyük mirasıdır. Tabi ki her  sanatçımız çok kıymetli ama az öncede belirttiğim gibi onun lisanı, insanlığı, dostluğu bence onu ölümsüz yapan detaylardan.

Ne zaman karar verdiniz moleküler biyolog olmaya?

Şöyle söyleyeyim. Ben Ortaokulda ve  Lise’de Biyoloji ve kimya derslerine bayılırdım ve özellikle bu alanların sınavlarına çalışırken kendimi pek sınava hazırlanıyormuş gibi hissetmezdim. Benim bu alanlara ilgim vardı doğru ama ne olacağıma bir türlü karar veremiyordum yani sevdiğim bu iki disiplini birleştiren bir bölüm arıyordum. Dürüst olmak gerekirse bölümün varlığından haberim yoktu ta ki okulumuzun yapmış olduğu bir okul gezisine kadar. Her şey orada değişti. Böyle bir bölümün varlığını görünce işte benim ilerlemem gereken alan bu dedim ve  aradığım şeyi bulduğum için içimde hissettiğim o sıcaklığı hala  dün gibi hatırlıyorum.

Gattaca adlı 1997 yapımı filmde genetik olarak süper insanlardan bahsediyor. Bu insanlar her şeyin en iyisini yapabiliyorlar ve hasta olmuyorlar. Hatta aileler çocuklarını tasarlayabiliyorlar. Sizce Gattaca’ya ne kadar uzaktayız?

Öncelikle bence bu gibi durumlar etik değil. Yani kusursuz insan tasarımları bence çok sağlıklı değil. Çok kıymetli bir hocamın da dediği gibi: Biz canlılar yaratılışımız gereği doğmaya ve ölmeye programlıyız aslında bizim için yaşam bu iki çizgi arasındaki şey. Hücrelerimizde böyle. En basiti bir kanser hücresini ele alırsak. Bu hücreler ölmüyor, durmadan çoğalıyor. Zaten biz hücrenin ölmemesine ve sürekli bölünmesine, bir başka ifade ile sapıtmasına yani bu en başında canlılık için tasarlanmış doğum ve ölüm hattı yani tasarlanmış yaşam çizgisinden çıkmasına biz kanserleşme diyoruz. Gattaca’daki gibi kusursuz insan modellemeleri olursa yani hiçbir hastalığı olmayan, kusursuz çok güçlü insanlar. Bunlar sonradan bize çok büyük sorunlar çıkarabilir. Aynı zamanda bu kusursuz tasarlanmış insan modelleri çok kötü amaçlar için kullanılabilir. Bu gibi durumları engellemek için zaten embriyonik dönemde bebeğin bir hastalığını tespit etmiş olsanız bile asla embriyonik düzeyde o hastalığı tedavi etmek için bir uygulamada bulunamıyorsunuz. Bu durumun etik olmamasının nedeni işte bu ve bunun gibi insan modellemesinin önüne geçebilmek. Tabi kontrollü bir şekilde embriyonik dönemde tespit edilen rahatsızlıklara müdahale edebilme şansımız olsa bugün çoğu insan sağlıklı doğardı ki bu çok güzel bir şey. Umarım yakın zamanda kontrollü olarak bu işlemleri gerçekleştirebilmek için gerekli onaylar alınır. Yani az öncede bahsettiğim üzere etik olarak embriyonik düzeyde böyle uygulamalar uygun olmadığından şu anda böyle bir gelecek çok yakın gibi durmuyor.

Yine Gattaca’dan yola çıkacak olursak Jude Law’ın hayat verdiği karakter bir şekilde engelli olmuştu. Engellilik durumu sizce gelecekte de olacak mı? Yani eğer olurda insanlık bir gün gezegenler arası yaşasa bile her zaman engelliler ya da engellilik durumu olacak mı?

Yani bence evren bir denge halinde. Yani her şeyin kusursuz olması neredeyse imkansız. Zaten her şey istediğimiz gibi olsa, kusursuz olsa sistem işlemez. O yüzden bence ileride de bu gibi durumlar olacaktır. Dünya’daki her şeyin kusursuz olabilmesi demek, Evrenin sonu demek bence.

Kansere giriş yapmışken sormak istiyorum gerçekten de kanser aşısı mümkün mü? Bu aşı bizi neye karşı nasıl koruyacak?

Kanser alanında çok detaylı bir bilgim olduğu söylenemez ama bildiğim kadarıyla yanlış hatırlamıyorsam bu aşılar bizim bu hücrelerimizin telomerlerini hedef alıyor. Hücremizin telomer bölgeleri zamanla kısalmaya başlar. Telomer kısaltması = Hücrenin yaşlanması diyebiliriz aslında. Hücrenin yaşlanması da ölüme yaklaşmış olmasının habercisi ama kanser hücrelerinde bu durum böyle ilerlemiyor. Bizim telomer dediğimiz bölgeler kısalmıyor ve hücre sürekli bölünüyor. Bildiğim kadarıyla bu aşılar bu telomer dediğimiz bölgeleri hedef alıyor ve kanser hücrelerinin bölünmesi, metastaz yapması engelleniyor.

Biruni Üniversitesi Nadir Hastalıklar Topluluğu geçtiğimiz günlerde Serebral Palsi üzerine bir sempozyum yaptı ve beni de konuşmacı olarak çağırdı. Benim için bir ilk olduğundan heyecanıma yenik düştüm açıkçası bekleneni verebildim mi bilmiyorum ama çağrılmak çok güzel ve özel bir durumdu beni çok onura etti. Tekrar teşekkür ederim.
Biruni Üniversitesi Nadir Hastalıklar topluluğunun kurucusu amacı nedir?

Öncelikle bizi kırmayıp katılım sağladığınız için biz çok teşekkür ediyoruz. Biruni Üniversitesi Nadir Hastalıklar Topluluğu(BİNADİR) olarak, aslında her insanın Nadir olduğunu ve bunun farkında olmaları gerektiği düşüncesini yaymaya çalışıyoruz. Yani aslında her insan Nadir ama farkında değil. Biz insanlar sadece somut şeylere odaklanıyoruz halbuki öyle değil. Yani örnek vermek gerekirse siz sayın Hüseyin İlker Duman siz Serebral Palsi Hastalığına sahip bir birey ve çok iyi bir senaristsiniz ama sizin bu hastalığa sahip olmanız sizi bizden ayıramaz, ayırmamalı. O gün kongrede çok değerli bir hocam açılış konuşmasını yaparken şunları söylemişti: Bizim Nadir Hastalıklara sahip insanlardan bir farkımız var mıdır? Yok. Aslında hepimizin bir hastalığa yakalandığını düşünün biz sadece o hastalığı yendik iyileştik ama onlar iyileşemedi. Bizim tek farkımız bu demişti. Gerçekten de öyle. Biz siz değerli insanlar vasıtasıyla, BİNADİR Topluluğu olarak diğer Nadir hastalıklara sahip insanlara umut olmak, toplumda bunun bilincini ve farkındalığını yaymak ve en önemlisi bunun asla bir eksiklik olmadığını ve olmaması gerektiğini topluma aşılamaya çalışıyoruz.

Sizce engelli olmak nedir?

Yani bence engelli olmanın  tanımı belirli bir sınırlar çerçevesinde yapılamaz. Bence her insan engelli. Bu biraz garip gelebilir ama neden böyle düşündüğümü şöyle açıklayabilirim. Hiç birimiz kusursuz canlılar değiliz, hepimizin mutlaka bir kusuru var ama biz insanlar onları genelde yara almamak için kapatma eğilimi gösteriyoruz. Bence engel durumu sadece fiziksel ya da zihinsel olarak sınırlandırılmamalı. Bir insan duygusal olarakta engelli olabilir, ruhsal olarakta. Şu an aklıma gelmeyen ama başka türlerde de engelleri de olabilir insanın. Mesela kişinin duygularını kabullenmemesi, duygularına ket vurması, saklamaya çalışması kişinin duygusal açıdan bir engeli olduğunu gösterir bana.

Bu konuda ben de sizin gibi düşünüyorum aslında.
Şu andaki Rabia olarak geçmişteki Rabia neyi farklı yapmasını önerirdiniz, gelecekteki Rabia’ya ne söylemek isterdiniz?

Öncelikle hem geçmişimdeki hem de gelecekteki Rabia’ya çok teşekkür ederdim çünkü biri benim bugünlere gelebilmemi sağlayan Rabia diğeri ise olmak istediğim için çabaladığım Rabia. Benim bir üst versiyonum olmak istediğim halim. Gelecekteki Rabia’ya teşekkür etme amacım bana, beni  ideallerime götürecek çalışma şevki ve isteğini vermesi; geçmişteki Rabia’ya teşekkür etmemin nedeni ise bugüne gelene kadar onunla hatalar yapmış ve öğrenmiş olmam. Aslında geçmişime baktığım zaman hata yapmaktan çok korktuğumu farkediyorum ama şu an anlıyorum ki aslında hata yapmak  öğrenmenin en iyi yolu. Gelecekteki Rabia’ya ise yaptığın her işe eskisi gibi eğlence ve oyun katmayı unutma derdim sanırım.

Bir birey olarak, bir kadın olarak çevrenizde gözlemlediğiniz en büyük sorun nedir?

Aslında birey olarak gözlemlediğim sorun ile bir kadın olarak gözlemlediğim sorununların birçok ortak yanı var. Mesela bunun bence en basit ve aşikar örneği aslında insanların birbirlerine saygı göstermemesi, değer vermemesi, iletişim eksikliği ya da iletişim konusunda yapılan hatalar sonucu önünü alamayacağımız sorunların çıkması. Eski zamanlar ile  günümüzü kıyasladığımız zaman yine de eskisi kadar kötü bir durum içinde olmasakta genelde kadınlara saygı duyulmuyor ve görmezden geliniyor ve ikinci plana atılıyor bunun bence  geçmişten en güzel örneklerinden biri: DNA’mızın çift sarmallı bir nükleik asit olduğunu ilk olarak Roseland Franklin adlı bir kadın keşfetmesi ama bu buluşun ödülünün Watson ve Crick’e takdim edilmesi.Yani Roseland bir nevi görmezden gelindi ve yok sayıldı. Biz kadınlar olarak değer görmek, yok sayılmamak ve hakkımız olanın bize verilmesinden yanayız ama maalesef günümüzde ister kadın ister erkek olsun kimse kimseye iyi davranmıyor, sürekli bir kavga ve çatışma halindeyiz. Toplumda eksik olan bir şeyin biz kadınlara verilememesi bence çok normal.

Moleküler Biyoloji ve Genetik, immünoloji, embriyoloji alanlarına ilgi duyan, bu alanlarda öğrenim görüp, çaba harcayan biri olarak en çok neyi başarmak istiyorsunuz?

Aslında benim bence bu alanlara çok ilgi duymamın temel sebebi çocuklar. Çocuklar konusunda oldukça hassasım ve gelecekte aslında çocukların rahatlıkla çocuklarını yaşayabilmeleri için onlara hayallerini gerçekleştirme konusunda mani olan hastalıklarını iyileştirmek, onları tedavi ederek hayallerini gerçekleştirebilmeleri için her türlü kolaylığı sağlamak istiyorum. İmmünoloji alanına ilgi duymam aslında kardeşime Tip1 Diyabet tanısı konulmasıyla başladı. Onun sayesinde bazı şeylerin farkındalığına vardım diyebilirim ve ona bu yüzden çok minnettarım. Günümüzde Tip 1 Diyabetli çocukların artışta olduğunu öğrendiğimden beridir bu alana oldukça ilgi duyuyorum ve Tip 1 Diyabet’in tedavisini bularak onların iyileşmesini hedefliyorum. Embriyoloji alanına ilgi duymamın sebebi de ileride embriyonik dönemde hastalıklara müdahale şansımızın gelecek olması inancı aslında.

Rabia Lekesiz sanatta bir yol almayı düşünüyor mu?

Hayatım boyunca sanatı ve sanat yapmayı bırakabileceğime dair inancım bile yok. Bence sanat gerçekten ruhu besleyen bir şey ve sağlık için çok gerekli. Bazı hastalıkların tedavisi bile sanat yoluyla mümkün.(En basit örneği akıl ve ruh sağlığı bozuk olanlar müzik ile tedavi edilmiş.) Bence sağlıklı sınıfına koyabileceğimiz her insan mutlaka amatörde olsa sanatla ilgileniyordur. 

Keyifli söyleşi için çok teşekkür ederim Rabia Hanım. Umarım gelecekte başarılarınızın ardından da söyleşi yaparız. Mesela Nobel kimya ödülünden sonra.

Güzel dilekleriniz için çok teşekkür ediyorum. Ben de çok teşekkür ederim bu güzel teklifiniz için.

Hüseyin İlker DUMAN

Continue Reading

GÜNDEM DIŞI

SPORU SPOR OLMAKTAN ÇIKARMAK

Published

on

Avrupa’daki yarışların biriydi. Hangisi olduğunu hatırlamıyorum. Sıralama turları bitmiş, ilk üç pilot röportaj vermek için araçlarıyla start-finish düzlüğüne gelmiş, araçlarından inip, kural gereği tartılırken gördüm onu. Bir et lokantasının garsonunu andırıyor, “Ne vereyim abime” tarzı hareketlerle pilotları tartıya getirip götürüyordu. Serhan Acar adını söyleyince kim olduğunu anladım; FIA’nın çiçeği burnunda başkanı Mohammed bin Sulayem’dı. 

İtalya’daki Monza Gp’sinin 3 hafta sonrasında koşulan Singapur Gp’sinin ardından Verstappen ve Red Bull şampiyonluğa bir adım daha yaklaştı. Her ne kadar Verstappan yarışı kazanamasa da bu sezonki en büyük rakibi, Ferrari pilotu Leclerc ilk sırada başladığı yarışı ikinci sırada bitirince puan farkı çok kapanmadı ve bu sayede Verstappen de üst üste ikinci şampiyonluğuna bir adım daha yaklaştı. Yarışı da Red Bull’un savunma bakanı Meksikalı pilot Perez kazanınca da haliyle Red Bull markalar tarafında da üstünlüğünü korudu. Singapur Gp’si, yağmurda güvenlik aracı adında kısa bir tur atılıp bitirilen Belçika Gp’sinin akıbetine uğramaktan bir saat geciktirilerek kurtuldu. Daha doğrusu yarış başlaması bir saat etlendi ve bu sırada yağmur da kesildi. Böylelikle biz F1 de yarışı izledik. Dünyanın en iyi pilotları var diye lanse edilen

 bir serinin yağmur olduğu durumlarda yapılamaması çok sinir bozucu. Güvenlik elbetteki çok önemli fakat belirsizliğin de yarışa ayrı bir seyir zevki kattığı durumu izleyememekte oldukça sıkıcı. Bazı Formula 1 severler, hızlı araçların yavaş gitmesinin neyinin eğlenceli olduğunu sorguluyor olsa da. Benim bu sorguya vereceğim tek cevap doğa ile mücadelenin zevkli olduğunudur. 

Bir şekilde yağmurda yarış yapılmalı. Hatta ileri gidecek olursam buzda bile yarış yapılmalı. Formula 1 yönetimi takvimi uzatacağına ilginç yarışlar koymayı düşünmeli. Tabii ki güvenlik dahilinde. Buzlu bir kola tadında bir değinme yaptıktan sonra tekrar Singapur Gp’sine dönecek olursam; Perez hak ettiği bir galibiyeti aldı diyebilirdim eğer kuralları hiçe sayabilecek kadar gözlerim kör olsaydı. Adalet kördür derler ama bu körlüğün bir amacı vardır; eşit olmak içindir adaletin körlüğü. Yani sınıf cinsiyet ayırd etmeden eşitlik için adalet kör edilmiştir. Fakat belli ki bu körlük durumu özellikle takım sporlarının olduğu branşlar da çok işlemiyor. Herhalde yapılan spor kalabalıklaştıkça sporda hakim rolünü üstlenen kişilerin de aklı karışıyor. Bu çok masumane bir savunma mekanizması oldu değil mi? Evet, öyle oldu. İşin aslı şu ki takım sporlarında rant çok, pasta büyük o yüzden de mücadelesi çok oluyor. Siz hiç teniste ya da boksta bariz hataların yapıldığını görüyor musunuz? Tek tük olaylar haricinde olmuyor. Oysa futbol ve Formula 1 gibi sporlarda bu çok oluyor. Tıpkı Red Bull pilotu Perez’in güvenlik araçları periyodunda 3 kez kural ihlali yaptığı halde tek seferlik ceza alması gibi ya da 

Mercedes pilotu George Russell’ın aracını çarpışan araba moduna sokup, Valtteri Bottas ve Mick Schumacher’in yarışlarını berbat ettiği halde ceza almaması gibi. Kendi içimde bir değerlendirme yaptığımda Russell için değil fakat Perez için mantıklı bir açıklama bulabiliyorum. RB garajından kendisine 5 saniyenin üzerinde fark açması gerektiği söylendiğinde cezanın ne kadar olacağı belirlenmiş oldu. Açıkçası bu çok iğrenç bir durum. 
FIA bu hataları kurulduğundan beridir yapıyor. Tıpkı Senna-Prost kazasında Senna’nın diskalifiyesi gibi ya da yakın dönemde Hamilton-Verstappen olaylarındaki gibi. 
Futbolda orta hakem tek de hata yapıyor. Ama yarış hatasında hakem odasında bir yığın hakem hep de kazanan lehine nasıl hata yapıyor anlamıyorum ve kasti işler olduğunu düşünüyorum. Nitekim bu konuda çeşitli dedikodular çok ve ben de dedikodu olduğu için dillendirmek istemiyorum ama ateş olmayan yerde de duman çıkmaz bildiğiniz üzere. 
Özetle FIA’nın yeni başkanının sporu ileri taşımak gibi bir geyesi öncelikle ne vereyim abime hizmeti anlayışından çıkıp sporunu şaibesiz hale getirmeli. Hiç şüphesiz ki bunu da tek önceliği sporu geliştirmek olanlarla yapılabilir. İddia bayili hakemlerle değil.

Hüseyin İlker DUMAN

Continue Reading

GÜNDEM DIŞI

HİÇBİR ŞEYİM

Published

on

Felsefe aslında her konudur diyebiliriz. Sosyal hayat da buna dahil. Her ne kadar düşünmeden yapılan eylemler çok gibi görünse bu eylemlerde felsefik konulara giriyor hem de düşündüğünüzden oldukça fazla. Mesela yaşadığımız toplumda kimsenin birbirini sevmemesi sosyolojik olduğu kadar felsefik de bir konudur da.

Düşünmek felsefik bir eylemdir ve ben de bunu çok yaparım. Bireysel varoluş ile yok oluşumdan tutun da evrenin başlayıp bitişine kadar kendimce düşündüğüm çok konu var ve biraz da Stepten Hawking’in ”Her Şeyim” teorisine atıfta bulunarak, bulduğum cevap “hiçbir şeyim” oldu.

Yakışıklı, yetenekli filozof, Cezayir asıllı edebiyatçı ve yazar, Albert Camus aslında benden önce bulmuş Hiçbir Şeyim’i. Bu yüzden kendime biraz kızıyorum. Bu cevaba ulaşmamın 18-20 yaşlarıma kadar sürmesinden. Gerçi bir de Camus’un benden büyük olduğu gerçeği var. Benden önce yaşamış ve ölmüş…
Cevabı geç bulmama rağmen bulduğum cevapla birlikte de beni çok şaşırtan bir de durum var ki, o da insanın tüm bu hiçlik içinden suni bir varlık çıkarması oluşturması… “Hayat mücadelesi” adını verdiğimiz bu durum bana göre hiçlikten çıkan bir var olma başarısıdır ya da başarısızlığıdır.(güzellikler başarı, çirkinlikler başarısızlık) Bu öyle bir başarı/basarızlıktır ki filozofları, tarihçileri ve benim gibi yazma sevdalıları(yazarları), ortaya çıkarmıştır. Beni saatlerce düşündürmüş ve deliliğin hatta yokluğun sınırlarını göstermiştir.

Benim düşünceme göre insanın yarattığı her kavram sorguya açıktır. En başta başarı ve başarısızlık(tüm içerdikleriyle birlikte), ardından da iyilik ve kötülük…
Fakat daha önemli bir sorgu konusu vardır ki o da varoluş ve yokoluştur. 
İnsan üretimi her türlü kavramın tek nedeni insan zekasının getirdiği bencilliktir kanımca. Bu bencillik de bir şempanzenin ya da gorilin, muz veyahut da yuvasını paylaşmamasından öte bir durumdur.
Nitekim bir şempanzenin ya da gorilin ölüm farkındalığı kısmen olsa da vardır(bilimsel gözlemlerde kanıtlanmıştır) ama ölümün ardından bir muz cenneti ya da ateşler içinde yandığı bir azap dolu cehennem fikri yoktur. Çünkü bir ibadet şekilleri ya da dini bir ritüelleri yoktur. Bir dini liderleri de bulunmaz bu maymun turu toplumların.
Lider sadece basit işlere öncülük eden genelde erkek olan bir türdeştir onlarda. Fakat zeka gelişip de üst seviyelere geçildiği zaman(insan gibi); işte o zaman felsefik olarak savaşların ve diğer her konununda başladığı durumlardır.

Korkuların, hazlarım ve şiddetin yönettiği beyinlerin mücadelesi işte tam da burada başlar.
Bu mücadeleyi de siyasi bir mücadeleden ziyade Teizm ve Ateizm arası mücadele olarak ifade etmek gerekir bana kalırsa. İdare edilme mantığının altında da bence Teizm ve Ateizm arasındaki mücadele yatar.

Bu insan zihnlerindeki savaştır. Ne bir devlet ne siyasi bir kurumdan kaynaklıdır. Birebir insanların içinde olan, içsel bir mücadeledir sadece.
Bu savaşta da koşulsuz Ateistler(sorgusuz olanlar) bir bakıma Teistler çünkü sürekli aynı reddin içinde olmak belli bir süre sonrasında kabullenmeye giden yolun anahtarını taşıyor. Öte yandan da Teistler(kanıt arayanlarda) sürekli kanıt arayıp kendini buna inandırma çabasındakiler de her ne kadar Tanrıya inandığını öne sürselerde Tanrıyı kanıt çabası bile onları Ateist yapıyor. Çünkü Tanrı sorguya açık değildir. Aynı şekilde Deizm’de içinde barındığı sorgu kırıntıları yüzünden Ateizm’e kayıyor. Nitekim dinleri gönderen, kutsal kitaplarda Tanrıdır ve dinleri hiçe saymak bir reddetmeyi barındırır.

Basit bir soruyla kanıt çabası ya da çabasız, varoluş veya yokoluş açısından herhangi bir durumun bir anlamı var mı? Yok… Dolayısıyla Hiçbir Şeyim…
Varken yokluğun aslında ne olduğunu bilmiyoruz, yokken varlığın. Kanıt çabası da boş, inkar çabası da. Yine de ben bir amatör filozof olarak yapmam gerekeni yapıp sabit değil değişken bir sorgulayarak, düşünmeye ve hayat mücadeleme devam edeceğim çünkü hazlar ve hüzünler beni kendine çekiyor…

Hüseyin İlker DUMAN

Continue Reading

Trendler